Serkan Türk’ün ismini garip bulduğum -Ausgang- romanına başladığımda, ilk sayfalarda bocalasam da, Bergsoncu sezgiyi fark edince mukavemetim çabucak kırıldı. Çünkü parçalanmış kronolojisiyle metinde pozitivist gerçeklik değil, bireyin algıladığı sezgisel gerçeklik vardı. Bir diğer husus da asıl hikâyedeki anlatıcı seçimiydi.
Girişteki tasvirin hemen ardında gelen, “Oysa onca yolu otobüsün iki tekeri üzerinde gelmiştin,” cümlesiyle anlatıcı size seslenir. II. Tekil şahıs anlatıcı iki yönlü algılayabileceğiniz bir sestir. Bireyin ayna görüntüsünün -tıpkı alter kişiliği gibi- karşısına ikinci bir kişi olarak kendisini alması ve devamlı kendisine karşı konuşması sarsıcı bir durumdur. Okur yönünden ise, kâh kahramanla özdeşleşir ve anlatıcının söylediklerini üstünüze alınırsınız kâh anlatıcı siz olur, alteri gibi kahramana kızarsınız.
Karakterlerin anlatıcının tasviriyle değil, hikâye içinde parça parça -parçalı anlatım- ipuçlarıyla şekillenmesi, kronolojisi bozuk zamanın mekânlar arası gel-gitleriyle olay görgüsünü döngüye sokması ve anlatıcı seçimiyle metin, Yeni Romancılara yakın hissettirdi.
Romandaki zaman anlayışının “geçmiş-şimdi-gelecek” sırasıyla değil, Bergsoncu bir sezgiyle geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı bilinçte var olması ve bir bütünlük içinde anlatılması, anlatıcının bölük pörçük soruları, tıpkı bir alter kişilik gibi kahramana karşı konuşması, hikâyenin başında tekinsiz bir atmosfer oluşturuyor. Yazarın kurduğu anlatı adacıkları okurda kafa karışıklığı yaratıyor.
<<<Neden bir köpeğin aylaklığını hatırlıyorsun? Anılar karıştırıldığında köpeğin kemiğini sakladığı yerden çıkarması gibi tatlı bir sızı mı bulacaksın? Senin gençliğin geçiyor, o adamın yaşlılığıysa çoktan bitip tükenmiş. Köpekse zaten hep ihtiyarı dünyanın.>>>
<<<Önce senin hikâyeni mi,