1995 yılında Bernhard Schlink tarafından kaleme alınan Okuyucu, ilk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir yere dokunuyor. Okurunu rahatsız eden, düşündüren ve insanın kendine bile sormaktan kaçındığı sorularla yüzleşmesini isteyen bir anlatı bu.
Hikâye, 15 yaşındaki Michael’ın bir apartmanın önünde rahatsızlanmasıyla başlıyor. Ona yardım eden 30’lu yaşlardaki Hanna ile kurduğu ilişki ise romanın merkezine yerleşiyor. Ama burada anlatılan sadece bir ilişki değil; aynı zamanda yıllar sonra geçmişine dönüp bakan bir adamın hatırladıkları. Aslında hem tanrısal bakış açısını hem de birinci ağız anlatımı seviyorum. Ancak bu kitapta birinci ağız kullanılması, hikâyenin etkisini ciddi anlamda artırmış. Olayları Michael’ın gözünden dinlemek, anlatıyı daha samimi ve çarpıcı kılıyor. Bu yüzden kitaba daha en başta bağlandım diyebilirim.
Romanın ilk bölümleri, Michael ile Hanna’nın ilişkisini adeta bir film izler gibi aktarıyor. Anlatım o kadar canlı ki; bakışları, sessizlikleri, hatta aralarındaki o garip gerilimi bile hissediyorsunuz. Ama bu canlılığın içinde sürekli bir huzursuzluk da var. Hanna’nın mesafeli tavırları, alışkanlıkları ve özellikle Michael’a kitap okutma isteği, hikâye boyunca zihninize yerleşen bir “neden?” sorusu bırakıyor.
Michael ile Hanna arasındaki ilişki yer yer duygusal, yer yer ise şaşırtıcı şekilde sıcak. Birlikte geçirdikleri anlar ve Michael’ın kitap okuduğu sahneler benim için en akılda kalan bölümlerdi. Ama işin ilginç tarafı şu: Gerçekleri öğrendiğinizde, o sahnelere bir daha asla aynı gözle bakamıyorsunuz. Aralarındaki ilişkinin asla masum olmadığını düşünüyorum ve bu durum beni yer yer rahatsız etti. Belki de bu yüzden kitaba karşı mesafemi tam olarak kapatamadım.
Hikâyenin yönü, Hanna’nın aniden ortadan
Merhaba sevgili okur,
Kitap kulübü ile birlikte okuduğumuzu, Weltschmerz yani Dünya Ağrısı ile geldim.
Weltschmerz, Almanca birinin kendi zayıflıklarının dünyanın ve koşulların uygunsuzluğu ve acımasızlığından kaynaklandığını fark ettiğinde ortaya çıkabilen üzüntünün neden olduğu psikolojik acıdır.
Dünya Ağrısı, varoluş sancıları çeken Mürşit ve bir otel merkezinde, dünya ağrısı çeken insancıkların anlatıldığı, geçmişten bugüne çeşitli hayatlara baktığımız ağrı bir roman. Bazen kim suçlu kim mağdur birbirine karışıyor. Çeşitli psikolojik ve sosyolojik meselelere değinen başarılı bir kitap.
Ayfer Tunç’un kişi ve mekan tercihleri ve bunlara atfettiği isimler ilgi çekici. Bir konu dışında bütün meseleleri göze parmak sokmadan anlatmayı başarmış. Mürşit ve Madenci’nin akşam sohbetlerinden daha fazla olsun isterdim açıkçası.
Bu kitap ile birlikte Fermando Pessoa’nın İnsan bir uçurumdur kitabı okuma listeme eklenmiş oldu.
“Cumhur öldü mü kaldı mı kimse bilmiyor,” der Ayfer Tunç. Hakikaten cumhur öldü mü kaldı mı?
Puanım: 9/10
Dünya ağrısı çekenlere ve ben kimim diye kendine soranlara selam olsun efenim…
Herkese tavsiye ederim efenim.
Dünya AğrısıAyfer Tunç · Can Yayınları · 20216bin okunma
2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing’in kaleme aldığı Beşinci Çocuk ; okurları, kökleri derinlere uzanan evrensel korkularıyla yüzleştirirken annelik, toplumsal normlar, ahlaki seçimler ve aile ilişkileri gibi pek çok zorlu mesele üzerine düşündüren kitabıdır. David ve Harriet çalıştıkları yerin bir patisinde tanışan, aynı bakış açısına sahip iki insan. Birlikteliklerini hızlı bir şekilde evliliğe taşıyıp, tek hedefleri çok çocuklu bir aile olmaktır. Her ikiside gelenekçi, belli normları ve tabuları olan iki insan. Tek hayalleri ulaşmak için hızlıca hareket eden bu ailenin hayatı beşinci çocukları Ben'in hayatlarına katılmasıyla çok farklı bir yöne gitmeye başlar.
Aslında Ben'in farklı bir çocuk olacağı ta anne karnına düştüğü andan belli olur. Ancak Ben'deki bu farklı durum romanda net bir şekilde ifade edilmez, doktorlar net bir teşhis koymaz. Tasvir edilir ancak bir sempton vs adı belirtilmez. Sahip olduğu farklılık fiziksel özelliklerinde aynı zamanda bilişsel ve davranışsal gelişiminde de açıkça bellidir. Ailesindeki herkes Ben'e karşı bu sahip olduğu farklılıktan dolayı uzak durur, dışlanır, sevilmez ve yok sayılır. Bu durum romanda işlenirken aynı zamanda toplumda farklılıklara sahip olan bireylerin çevrelerinde uyandırıkları duygu durumunu ve yaşadığı uyum sorunlarını da gösterir. En başta ailesi tarafından kabul göremeyen bir çocuk üzerinden yazar inanılmaz acı bir portre sunuyor.
Yazar bir aile üzerinden toplumda farklılıklarıyla var olmaya çalışan bireylere bakış açısını, uyum sorununu çok acı ama gerçek bir şekilde ele almış. Babaların daha çekingen olduğu ama annelerin yine her şeye rağmen bir çaba içerisinde olması aslında ailedeki anne ve babanın "kabul edilen(!)" rolünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Kabul edilmeyen, dışlanan farklı çocukların