Stendhal

Stendhal

Yazar
7.9/10
1.128 Kişi
·
4.355
Okunma
·
473
Beğeni
·
15443
Gösterim
Adı:
Stendhal
Tam adı:
Marie-Henri Beyle
Unvan:
Fransız Realist Yazar
Doğum:
Grenoble, 23 Ocak 1783
Ölüm:
Paris, 23 Mart 1842
Daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız Realist yazar.

Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız Realist yazar. Marie-Henri Beyle, Grenoble'da 23 Ocak 1783 tarihinde burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası avukat Cherubin Beyle, annesi Hanriette Gagnon'dur. Çok sevdiği annesi 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken öldü. Stendhal, disiplinli ve muhafazakar kimseler olan teyzesinin babasının etkisi altında büyüdü. 1796'da Grenoble'da bir okula girdiyse de, 30 Ekim 1799'da askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris'teki, kuzeninin de çalışıyor olduğu Savaş Bakanlığı'na gitti. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya'ya gitti. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini'nin müziğini ve Vittorio Alfieri'nin eserlerini tanıması için bir fırsat oldu. 1801'de ise Napolyon Bonapart'ın ordusunda görev alarak İtalya seferine çıktı. Bu sefer sırasında bir komutanın asistanı olarak Brescia'da üç ay kaldı ve bu sırada soylu ailelerin evlerinde bulundu; ki bu sürenin onun hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğu, sonradan yayınlanan günlüklerinden anlaşılmaktadır. Yine bu zamanlarda yerel dergilerin yazarlarıyla tanışıp Romantik edebiyatı öğrendi. 1802'de bu bölgeden ayrılarak Almanya, Avusturya ve Rusya'da bazı askeri görevlerde bulundu, ama asla savaşa katılmadı. Aynı yıl, hayatı boyunca aşık olduğu onlarca kadından ilki olan Madame Rebuffel'in peşinden Marsilya'ya gitti. Orada ticarete atıldıysa da başarısız oldu. Bu ve bunu takip eden olayların ve yılların, Kırmızı ve Siyah romanının baş karakteri Julien Sorel'in karakterinin detaylarının çizilmesine büyük katkı sağladığı düşünülmektedir. 1812'de Napolyon ile birlikte Rus seferine katıldı ve Moskova'nın baştan sonra yanışına şahit oldu. Napolyon'un büyük ordusundan sağ kalmayı başaran az sayıdaki askerden olan Stendhal, notlarının önemli bir kısmını, ordu Rusya'dan geri çekilirken kaybetti. Ayrıca o zamana kadar yüzlerce takma isim kullanan yazar, Stendhal ismini bu sıralarda seçmiştir. 1814'te Napolyon'un düşüşünden sonra Milano'ya yerleşmiş ve burada da Angéla Pietragrua'ya aşık olmuştur. Ertesi yıl Parma'yı ziyaret etmiş ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastırı'na ilham kaynağı olmuştur. 1817'de ise İtalya'daki izlenimlerini anlatan ve İtalya'ya olan hayranlığının simgesine dönüşen Roma, Napoli ve Floransa kitabını yazmıştır. 1818'de Napolyon'un Hayatı'nı yazmaya başlamıştır. Bu sırada da mutsuz bir aşk yaşayacağı Mathilde Dembowski ile tanışmıştır. 1821'de ise yasadışı bir İtalyan örgütüne üye olduğu suçlamasıyla Milano'dan uzaklaştırılmıştır. Stendhal bunun üzerine Batı Avrupa'yı dolaşmaya başlamıştır. Bu yolculuklar sırasındaki tecrübeleri, düşünceleri ve hisler, sonradan yazacağı romanların ana şeklini oluşturmuştur. 1827'de ilk roman Armance'ı, üç yıl sonra da Kırmızı ve Siyah'ı yazmıştır. 1831'de ise Trieste'ye giderek bir süre konsolosluk yapmıştır. 1839'da Parma Manastırı'nı yazmayı bitirdikten sonra, gençliğinde yaptığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı etkilerini göstermeye başlamıştır. 1841'de geçici bir felce uğramış, daha sonradan da birçok benzer sıkıntılar yaşamıştır. Ve Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına yığılmasından birkaç saat sonra, 1842 yılının 22 Mart'ı 23 Mart'a bağlayan gecesinde vefat etmiştir. Mezarı Montmarte Mezarlığı'ndadır.
Hiçbir partiden değilim. Beni mahveden de bu oldu. Benim bütün politikam şu: Müziği, resmi severim. Güzel bir kitap benim için bir olay kadar önemlidir.
Bir de in­sa­nın ne ol­du­ğu yü­zün­den oku­nur der­ler!
Ab­be Pi­rard’ın en çir­kin­leş­ti­ği za­man­lar, ru­hu­nun asil­li­ği yü­zün­den pi­re­yi de­ve ya­pıp vic­dan aza­bı çek­ti­ği za­man­lar­dır.
"Hiçbir partiden değilim. Beni mahveden de bu oldu. Benim bütün politikam şu: Müziği, resmi severim. Güzel bir kitap benim için bir olay kadar önemlidir."
652 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Her sabah kendinizi kocaman bir yalandan ibaret dünyanın kucağına bıraktığınızın kaçınız farkında? Gözleri hırstan, kibirden, dalkavukluktan, ikiyüzlülükten parlayan bu kalabalığa her sabah karışıyor olmak nasıl bir duygu? Binlerce insanın binlerin arasında yalnız hissetmesi, yaş aldıkça yalnızlaşmak, toplumdan daha stabil yaşamaya çalışmak ya da hepimizin kafasından mutlaka bir kez geçmiş olan bi sahil kasabasına yerleşme fikri, insanlar arasında tercih edilmiş bu yalnızlığın sonucu mudur?
Bilemiyorum Altan. Hikayemiz tam da burda başlıyor.

Bu kitabı aşk romanıdır diye düşünüp, dağınık kafamı biraz toplasın diye okumaya başladım. Aksine beni çok sinirlendiren bir okuma oldu. Yaşar Kemal’in ve Orhan Pamuk’un dilinden düşmeyen Parma Manastırı öncesinde girizgah olması adına önceliği bu kitaba verdim. Stendhal’ın Fransız edebiyatındaki gerçekçilik akımının en önemli yazarlarından biri olduğunu bu kitabı okuduğumda öğrendim, neden sinirlenmiş olduğumu da o zaman anladım.

“Fransa’da kibirden başka bir şey göremiyorum.” sf(360)

Bu kitabın bana kalırsa en can alıcı cümlesi buydu. Fransız Devriminin etkileri henüz tazeyken 1799 yılında Cumhuriyet ve devrim yanlısı Napolyon’un iktidara gelmesi şüphesiz Fransa’da dengeleri değiştirmiştir. Stendhal kendisi de Napolyon’un yaklaşık yirmi yıla yakın süren savaşlarında savaşmış, romandaki gerçeklik de anladığım kadarıyla bu savaşlar sayesinde bu derece gerçek anlatılmış. Yazar her ne kadar kitapta Napolyon’un icraatlarından övgüyle söz etse de, daha sonra ki yıllarda Napolyon’un da zaaflarına, ihtirasına yenik düşerek ülkeye Monarşi’yi tekrar geri getirişini eleştiriyor.

Toplumsal sınıflandırmanın en çok hissedildiği Fransa’da soylu sınıfı ve ayrıcalıklı ruhban sınıfı, halkın tekrar örgütlenip kendilerini giyotine geçirmesinden sık sık korkuyor, Kral’ı yani iktidarı destekleyip ceplerini dolduran bu Dük’ler, Marki’ler, aslında toplumun içindeki zehirli ottan farksızlar. Sahibi oldukları servetler sayesinde daha soylu olduklarını düşünürlerken ruhlarının ne kadar soysuzlaştığının farkında bile değiller. Toplumsal iki yüzlülüğün en net kanıtı da, her akşam verdikleri kokteyllerde tek bir düşüncenin bile söylenemiyor olması, çünkü bu beyler çoğunlukla kendilerinden alt tabaka gördükleri salon eşrafının fikir beyan etmemesi için kendilerinde hak gördükleri her türlü aşağılamayı yanındaki bu yardakçılarına gözükapalı yapabiliyorlar. İktidarın gözünden düşmek istemeyen bu beyler her türlü aşağılama karşısında sükunetlerini koruyorlar.

Ve bu ortamın tam göbeğine fakir bir kerestecinin, yükselme hırsıyla gözü dönmüş, tek amacı servet sahibi olmak olan, Tanrı’yı sorgulayan ama zerrece inancı olmayan Rahip adayı Julien düşüyor. Bu kitapta başından talihsiz iki gönül ilişkisi geçen genç Julien’ın hayatına eşlik ediyorsunuz. Roman kesinlikle basmakalıp bir aşk öyküsü değil. Kitabın genel temasında yer alsa da bana kalırsa bu kitap, toplumun iki yüzlülüğünün, kibrinin, aşağılık kompleksinin en güzel örneği. İnsanın aklına sık sık “Bu dünya da dürüstlere yer yok!” fikrini getiriyor. Toplumsal konumların duyguların üstünde tutulduğu duygusuzları anlatıyor bu kitap.

Dönem kitabı okumak isteyenler için çok iyi bir tercih, ve kesinlikle Bertan Onaran çevirisi okuyun gerçekten çok başarılı. Özellikle İletişim Yayınlarından çıkan çeviriyle şöyle bir kıyas yaptık, kesinlikle Bertan Onaran, cümleler de anlam düşüklüğü ve kopukluk nerdeyse hiç yok. Son olarak bu kitabı bana hediye eden canım Kübra A. ‘ya <3 tekrar teşekkür ederim, böyle şahane bir kitabı okuduğuma vesile olduğu için.
Selamlar, saygılar.
721 syf.
·Beğendi
Kırmızı ve Siyah Stendhal'ın ilk defa okuduğum bir eseriydi. Ne zamandır kendisi ile tanışmayı istiyordum aslında. Ne de olsa Nietzsche'nin hayran olduğu bir yazar kötü olamazdı, ki tüm samimiyetimle söyleyebilirim, eseri büyük bir keyifle okudum ve klasik okumayı seven arkadaşlara da kesinlikle tavsiye ediyorum.

Kitaba aslında on puanı seve seve verirdim fakat çevirinin çok iyi olmamasından dolayı bir puan kırmak durumunda kaldım. O yüzden kitabı Bordo Siyah Yayınları'ndan okumamanızı tavsiye ediyorum.

Stendhal Fransız edebiyatının en büyük realist yazarlarından biri olarak tanınıyor. Küçük yaşta disiplinli ve katı bir eğitimden geçen asıl adı Marie Henri Beyle olan yazar, henüz on altı yaşındayken orduya katılıyor. Birkaç yıl sonra da Napolyon ile birlikte Rusya seferine katılıyor ve Moskova'nın yanışına tanıklık ediyor.

Burdan sonra yazacaklarımda kitabın içeriğine dair bilgiler vereceğim uyarısını yapıp devam edelim.

Şimdi neden bu bilgileri verdiğimi içinizden soruyorsunuzdur. Kitabın ana karakteri taşralı bir genç olan Julien tam bir Napolyon hayranı, kitabın geçtiği dönemde de bir Napolyon hayranı olmak neredeyse bir suç sayılıyor. Ne de olsa eser, Fransa'da Napolyon devrinin kapandığı, ikinci restorasyon döneminin içinde bulunduğu süreci anlatıyor. Bu yüzden karakterimiz bu hayranlığını gizli tutmak durumunda kalıyor. Kitaptan örnek verecek olursam; Julien, sevgilisini kıskandırma maksadıyla soylu, soylu olduğu kadar da sofu bir hanımefendiye mektuplar yazarak ilgisini çekmeyi başarıyor fakat kadının "Napolyon'u seven, beni sevemez" sözleri karşısında düştüğü durum konunun ciddiyetini ve hassasiyetini gözler önüne seriyor.

Julien'e yükselmek için elinde tek seçenek olarak ruhban sınıfına katılmak kalıyor. Latince'yi neredeyse ana dili kadar iyi öğreniyor. Ezber yeteneği sayesinde de bir çok kişinin gözüne girmeyi başarıyor. Karakterimiz aslında ruhban sınıfından ve soylulardan nefret etmesine rağmen amaçlarına ulaşmak için bu nefretini elinden geldiğince gizli tutmaya çalışıyor.

Kitapta dikkat çekmek istediğim bir nokta da yazarın baş karakterlerini anlatırken takındığı tavırdı. Özellikle gururlu Mathilda'nın yaptığı hataları anlatırken bile onu dışarıya kötü göstermeye çalışmadığını, onu değerlendirirken büyüdüğü ortamı göz önünde bulundurmamız gerektiğini dipnot olarak düşmesi nedense bana çok samimi geldi. Ayrıca şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Nietzsche'nin meşhur bir sözü vardır. "Kadınlara mı gidiyorsun kırbacını unutma" diye. Bu söz ile Mathilda gibi fazla ilgiye gelemeyen, sadece kendilerine mesafeli davranıldığında sevebilen kadınlar kastedilmiş olabilir diye düşünüyorum. Bu benim düşüncem, sonuçta katılmayabilirsiniz de. :)

Bana göre Kırmızı ve Siyah; Sefiller, Savaş ve Barış, Monte Cristo Kontu ile birlikte Napolyon dönemini hatta, Napolyon sonrasını merak edenler için bulunmaz bir kaynak niteliğinde.

Son olarak yazarın mezar taşına yazdırdığı şu üç cümleyle incelemeyi bitirmek istiyorum.

Yaşadı
Yazdı
Sevdi...

Keyifli okumalar. :)
652 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
İsmi gibi kendisi de her yönüyle kırmızı ve siyah olan bir kitap. İçerdiği her anlatımın hem kırmızı hem de siyah tarafları gösterilerek ustaca yazılmış bir konu.

Kitapta anlatılan konu, esas olarak üç kişinin sebep olduğu, ama o dönem itibariyle tamamen uygunsuz sayılan iki adet dramatik aşk hikayesinin kırmızı ve siyah taraflarıdır. Bu anlatım yapılırken de aynı zamanda dönemin Fransa'sındaki siyasi ve toplumsal yapının da kırmızı ve siyah tarafları dolaylı olarak okuyucuya yansıtılmaktadır. Romanın kahramanı olan Jülien'in içsel çatışmaları da aynı şekilde aktarılmaktadır.

Fakir ama zenginlik ve yükselme arzusunu hep içinde taşıyan basit bir köylü çocuğu olan Jülien, ilki, hem ahlaka hem de toplumsal yapı ve statüye ters, ikincisi ise tamamen toplumsal statüye ters olan iki aşk yaşamıştır. Fakat maalesef ki aşk, her zaman kırmızı renkli olmamaktadır. Onun ağır olan siyah tarafları da vardır.

Tamamen akıcı bir dille yazılmış olan bu gerçekçi ve dramatik romanın, mutlaka okunması gereken dünya klasiklerinden biri olduğunu düşünüyor ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
987 syf.
·Puan vermedi
Kitap tür bakımından siyasi sosyal romandır.Konu olarak ise aşk ve psikolojik konular ayrıntılı bir şekilde yer verilmektedir onun için sindire sindire okunması gereken bir eserdir kitabın ismi ordunu kırmızı giysileriyle ruhban sınıfının siyah cüppelerinden gelir
721 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Dünya döndükçe karakteri esnek olanlar dünya yönünde sekil degistirecektir.
Kırmızı ve Siyah'ın kaynağı gerçek hayata dayanır. Stendhal bir gazetede okuduğu bir olayı romanının konusu yapar. Bu olay Berthet olayı­dır... Berthet Grenoble yakınlarında bir demircinin oğludur. M. Michoud'nun evine, çocuklarına bakmak, onları eğitmek üzere yerleşir. M. Michoud'nun 36 yaşındaki sempatik, kültürlü karısı Mme Michoud ile aralarında iliş­ki doğar. Bunun farkına varan M. Michoud, Berthet'nin işine son verir. Berthet kendisine dini bir okulda iş bulur. Ancak yetersiz görüldüğü için kovulur. Daha sonra çocuk bakıcısı olarak, M. de Gordon adında birinin evine yerleşir, Berthet burada da duygusal maceralara girişince kendini yine kapıda bulur. Bundan sonra kendisine iş bulamaz ve bütün başına gelenlerde Mme Michpud'nun Parmağının olduğu inancı ile, Mme Miohoud'ya kilisede iki el ateş eder, ancak Mme Michoud ölmez. Berthet daha sonra yargılanır ve giyotinle idam edilir. Bu gerçek olay Kırmızı ve Siyahdaki olaya şaşılacak derecede benzemektedir. Ancak romanin kaynağı yalnızca Berthet olayı değildir. Laforgue olayı da Kırmızı ve Siyah'ın gerçekleşmesinde önemli rol oynamış­tır. Aynı devirlerde, Laforgue adında bir marangoz metresini kıskançlık­tan öldürür; bu olay da gazetelerde yer almış ve Stendhal'ın romanına kaynak olmuştur. Ancak bütün bu gerçek hayata dayalı kaynaklara rağmen Kırmızı ve Siyah bir anahtar romanı olarak kabul edilmemelidir. Az önce sözünü ettiğimiz olaylar Stendhal'ın romanı icin yalnızca bir hareket noktası olmuştur. Kırmızı ve Siyah'da Stendhal'ın bir heykeltıraşın taşı yonttup sekil verdiği gibi bu olayları yontarak psikolojik cozumlelerle, kendi hayat tecrübesini ve anlatimdaki ustalığını kullanarak efsanevi eseri ortaya koymuştur. Diger taraftan gercekciligi ile, Napoleon Bonaparte’ın sürgüne gönderilmesi sonrasında “Restorasyon Dönemi“ olarak adlandırılan dönmedeki sosyal yaşantıyı ustaca dile getirmesi yönünden çok başarılı olmuştur.
Bu romanda Julien Sorel'in toplum içerisindeki yükselişi ve düşüşü ile, Julien Sorel'in yaşadığı devirdeki Fransız toplumu bütün ayrıntıları ile gözlerimizin önüne serilmek isteniyor. Julien Sorel gençliğin simgesidir. Onun tecrübesi bütün bir Fransız gençliğinin tecrübesini yansıtır. Romanın sonundaki başarısızlığı ise, Fransız gençliğinin başarısızlığıdır. Julien Sorel vasıtasıyla zamanın Fransız gençliği anlatılırken, o zamanın Fransız toplumu bütünüyle anlatılmak istenmistir. Kırmızı ve Siyah, alt başlik olarak "1830 yıllarının tarihi olayları" başlığını taşımaktadır. Bu alt başlık Stendhal'ın amacını bize acıkça gösteriyor. Restorasyon döneminin Paris'i, Fransız toplumu şiddetli bir şekilde verilmektedir. Paris her türlü çıkarcılığın ön planda tutulduğu, entrikaların çevrildiği, iki yüzlülüğün alıp yürüdüğü, küçüklerin ezildiği bir komedi sahnesidir. Aristokrasi tabakasının yine ihtilalden önceki gibi yaşama isteği, bu sınıfın iktidarı ele geçirebilmek için hazırladığı entrikaların, zengin burjuva sinıfının asillik ünvanlarıni nasıl elde ettiği, imparatorluk hayalleri kuran Bonapartçılar, siyasi iktidarı elinde tutan kilisenin çevirdiği dolaplar ustaca sergileniyor. Bu sosyolojik araştırmadan Stendhal şu karamsar sonuca varıyor: Böyle bir toplumda mutlu olunamaz. Kırmızı ve Siyah aynı zamanda bir töre incelemesidir, töre romanı­dır. Gözlemci bir yazar olan Stendhal uzun uzuna yalnızca bir psikolog ve bir ahlakçı olarak görülmüştür. Stendhal'ın en büyük özelliği realist, yani gerçekçi bir romancı oluşudur. Kırmızı ve Siyah Restorasyon dönemi Fransız toplumunun güzel, canlı, gerçekçi bir tablosudur. Romanın başlığı da oldukca anlamlıdır. Stendhal önce romanına Julien adını verir. Julien adından vazgeçip, romanına Kırmızı ve Siyah adını vermesi boşuna değildir. Bu, romanın asıl konusunun Julien'in hayat hikayesi' olmadığını, asıl konunun Kırmızı ve Siyah renklerin temsil ettiği toplum olduğunu gösterir. Ancak Stendhal'ın romanına Julien adı­nı verebiilmesi Julien'in romanda nedenli önemli rol oynadığını gösterir. Romanda kırmızı renk, devrim ve imparatorluğu, orduyu simgeler. Siyah renk ise, Restorasyon dönemini, kiliseyi simgelemektedir. Bu konuda eleştirmenler çeşitli yorumlar yapmaktadırlar. Bir kısım eleştirmenlere göre de kırmızı ve siyah kumar aleti rulet'in renkleridir. Stendhal'a göre hayat bir kumardır, öyundur. Julien siyah üzerine oynamış ve kaybetmiştir.

Kitabın Özeti
 Julien Sorel, yüksek mevkilere gitmek azminde olan gururlu ve de ihtiras dolu bir gençtir. Ne var ki, babası tarafından sürekli aşağılanmış ve aristokratlara  karşı bir kin ve nefret duygusuna kapılmıştır.  Julien, bir  papazdan din dersleri alan, zeki, gururlu bir çocuktur.
Julien, bir papazdan din dersleri almakta, aynı zamanda da yaşadığı şehrin belediye başkanı Mösyö de Renal’in çocuklarına da Latince dersleri vermektedir. Belediye başkanı olan Bay de Renal kaba saba, gösterişe düşkün bir insandır. Bayan de Renal ise, anlayışlı, evine bağlı, güzel bir kadındır.
Fakat bir müddet sonra Mösyö de Renal’in karısı Madame de Renal ile Julien tanışmış,  aralarında duygusal bir yakınlık oluşmaya başlamıştır.
Bir müddet sonra Madame de Renal’e imzasız mektuplar gelmeye başlar. Bu mektuplar J. Sorel’i hırpalayacak, Belediye başkanı ve eşini huzursuz edecek Sorel’in bu evden ve şehirden ayrılmasına neden olacaktır. Bir süre sonra Yoksullar Yurdu Müdür M. Valenod’un yazdığı bir mektup her şeyi ortaya koymuş, gizli aşk Gün yüzüne çıkmıştır.
Bu olayların ortaya çıkması üzerine Bay de Renal, Julien’i Basançon seminerlerine gönderir. Julien, seminerdeki arkadaşı Abbe Pirard’in aracılığıyla Paris’te soylu bir aristokrat olan Marki de La More’ün sekreteri olmayı başarmıştır.
Julien, bu  aristokrat ailede  sekreter olarak işe girer ve soyluların yaşamlarını yakından izlemeye başlamıştır.
İlk işinden yaşadığı aşk yüzünden ayrılmak zorunda kalmış olan Julıen bu defa da, sekreter olarak çalışmakta olduğu ailenin kızı Matilde’ye aşık olur. Matilde Sekreteri olarak çalıştığı Marki’nin genç güzel ve gururlu kızıdır.
Matilde, ilk zamanlarda daha alt sınıftan bir erkeğe karşı âşık olmaktan dolayı oldukça sıkıntılı günler geçirmiş ve iç çatışmaları yaşamıştır. Bu çatışmalar sonrasında Matilde psikolojik sıkıntılar çekmeye başlar. Ama sonunda Julien’e karşı duyduğu aşk ağır basmış ve Matilde gururunu bir kenara atmak zorunda kalmıştır.
Babası ise, Mathilde’yi bir dük ile evlendirmeyi düşünmektedir.  Bu planları nedeni ile Matilde’ye baskı yapmaya başlar. Ama Dük, kızının ısrarlı tutumuna karşı çaresiz kalmaktadır. Sonunda olayı öğrenmiş ve Julıen’e oldukça sinirlenmiştir. Fakat Matilde babasına karşı durarak Julıen’e aşık olduğunu söyler. Marki kızının bu aşkı karşısında oldukça çaresiz kalır.
Marki bununla da yetinmeyerek, Julien’i zengin ve şanlı bir kişi yapmaya başlar. Markive kızı Matilde’nin sayesinde Julıen aristokratların arasına girmeye başlar.
Matilde’nin ısrarları sonunda Marki, kızı ile Julien’in evlenmesine bile razı olmuştur.  Bunun üzerine Marki, Kızı Mathilde ile Julien’e çok yüksek madi yardımlarda bulunmaya başlar. Bu sayede Julıen ‘de aristokrat ve soylu biri haline gelecek, Julıen,  kızı Matilde’ye yakışır bir konuma ulaşacaktır. Marki’nin bu destekleri Julien’i de kızı Matilde’ye yakışır bir  soylu ve tanınan bir şahsiyet haline getirmiştir. Ama soylu ve zengin bir adam haline gelen Julien; Mathilde’i ihmal etmeye başlar.
Fakat bir yandan da Julıen hakkında araştırmalar yapan Mark, sonunda Renal ailesi ile bağlantı kurar. Julien ile ilgili bilgiler edinmeye başlamıştır. Bir gün Bayan de Renel, Marki’ye bir mektup yaarak her şeyi anlatır. Bu mektup Julien’le ilgili her şeyi anlatmaktadır.
Bu mektuptan sonra her şey ortaya çıkmış, Julıen’in kişiliği ve sırları ortaya dökülmüştür. Marki olanları kızı Matilde’ye anlatır. Matilde Bayan Renal ve Julıen arasında geçen olayları, Julıen’in Bayan Renal’i aldatmasına benzer bir duruma düştüğünü de öğrenmiştir.
Madame Renal’in verdiği bilgiler nedeni ile Julıen ve Matilde’nin evlilikleri olanaksız hale gelmiş. Bu durum Julıen’in tüm hayallerini yıkmıştır.  Bu  durum karşısında öfkelenen Julien, Madame de Renal’in yanına giderek onu vurur.
Hapse düştüğünde ise, Madame de Renal’den başka hiç kimseyi sevmediği kanaatine varmıştır. Mahkeme, Julien’in giyotinle idamına karar vermiştir. Julıen giyotinle idam edilir. Madame de Renal ise yaşadığı acılara daha fazla katlanamayarak Julien’in idamından üç gün sonra hayata veda eder.
652 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Gerçek ismi Marie -Henre Beyle bize kendisini Stendhal olarak tanıtmıştır. Şöhretine uzun yıllar kavuşamayan Stendhal 1880 yıllarından sonra beklediği ilgiye ancak kavuşur, bunu açık ve net kendisi ile ilgili daha önceden öngörmüştür.

Stendhal sadece üç yılı gerektiren çalışmalarının sonucunda sıradan adli bir vakayı sanat eserine dönüştürülmeyi başarmıştı. Fransız devriminden sonraki Restorasyon dönemine ait gerçek olayların üzerinden de bu kitabı yazmıştı. Fransa’nın o döneminde sık rastlanan ve gazetelere düşen olaylardan bir tanesini kaleme almıştır; birey ve toplum çatışmasını resmetmiştir.

Kitap küçük bölümlerden oluşuyor, uzun monologlar içermeyen, sıkıcı anlatı olmayan paragraflarlar ve sayfalar bir birini takip ediyor. Ayrıntılara zaman harcamadan yazar kahramanların en önemli olaylarına konsantre oluyor. Kitaba epigraf olarak Danton’un ‘’Gerçek, şu buruk gerçek’’ kullanılan bu sözleri doğru ve sadece doğru anlatacağını söz vermiş gibi yazar.


Julien, genç bir erkek, büyük kariyer ve büyük servet yapmak ister ve bunun için büyük çabalar harcayarak zengin ve üst tabaka insanlara karışır ve istediklerine varmasına ramak kala hayata veda eder. Henüz 23 yaşında iken… Julien; kerestecinin üç oğularından en küçüğüdür, eğitime yatkınlığı da vardır, din adamlığı veya askeri kariyerinde başarılı olursa kendi hayatı ile yaptığı planlarını gerçekleşmiş olur diye düşünür. Kendisi Napoleon hayranıdır maalesef ki yaşadığı zaman Napoleon zamanı değil ve bundan dolayı hayatındaki amacına varabilmesi için bulunduğu çevreyi küçümseyip, her insanın doğasında olduğu gibi sevgi ve dürüstlüğü yok edip yerine içindeki ego, kibir, ikiyüzlülüğü ve insanlara karşı güvensizliğini büyütüp tüm fırsatları kullanıyor. 19 yaşında olmasına rağmen ne istediğini bilen, yaşının verdiği toyluğuğu yaşar iken hayal ettiklerine ilk adımlarını atmaya başlıyor. Madam de Renal ve Matmazel Mathilde arasında Julien’in kısacık hayatı sıçrayarak geçiyor. Çok kısa zaman diliminde onun alt tabakadan gelme, kilise ve üst tabakaya ilerleme, yükselişini ailesinden kendisine göremediği güvenini sağlamış oluyor. (Bu yükselişin ruh katılaşması ile ters orantılıdır diye söylemeden geçemiyorum.)

Hızlı yükseliş, trajik son…

Kitabın ismi ile ilgili tartışmaların sona ermediğine göre bende kilise ile askerlikten yana düşünmekten vazgeçip kırmızının aşk siyahın ölümü simgelendiğini neden olmasın diyorum… Yüzleri pudralı, peruklu, uzun elbiseli o zamanki üst tabakanın kibarları gözümün önünde hüzünlü canlandırma ile kitabın son yaprağını çevirmiş oldum.

Klasik her zaman klasiktir .
652 syf.
·11 günde·8/10
Merhamet göstermek gerekmiyorken merhameti yüceltmek kolay, adalet dağıtan değilken adaleti yüceltmek kolay... Yaşamadığını dışarıdan gözlemleyerek eleştirmek kolay... Ya başrol sensen? Ya adaleti uygulaman gerekirken kendi çıkarların söz konusuysa... Adil olabilir misin? Refahından vazgeçebilir misin? Kendi başını derde sokup merhamet edebilir misin? Sorgula kendini ne kadar adilsin, ne kadar merhametlisin? Mantığını ne derece baskılabiliyorsun? Aşık mısın hırslı mı?

Kırmızı ve Siyah okumamın sonunda kafamda hep bu sorgular...

Şu iğrenç düzen çarkında çoğumuz birer Julien'iz aslında. Milyon dolarlarımız yok, ünlü bir aile adımız yok, siyaset oyununda bir koltuğumuz yok, Ankara'da dayımız yok... Bu yüzden adalet dedikleri duruma göre değişebilen kurallar silsilesi bizim için hep sabit. İktidar oyununda bizden çıkarı olan hiç kimse yok, bu yüzden bir sabah uyandığımızda kendimizi inşaat zengini olarak bulamayacağız, aniden köşeyi dönen insanlar kervanına katılamayacağız. Bir yasa, bir belge ile kılıfına uydurulamayacak durumumuz. En acısı da sosyal statü sebebiyle ceza ver(e)medikleri ya da göstermelik ceza verdikleri suçlardan doğan adalet uygulama açlıklarını ufacık bir suçta üzerimizde uygulayacakları. Dokunulmazların da dokunulurluğu bize dokunacak.

Evet, her sabah kendimi kocaman bir yalandan ibaret dünyanın kucağına bıraktığımın farkındayım ve böyle değilmiş gibi davranamadığım her an tiksiniyorum bu dünyadan... Gözleri hırstan, kibirden, dalkavukluktan, ikiyüzlülükten parlayan bu kalabalığa her sabah karışıyor olmak çağımız insanını mutsuz eden yegane şey canım https://1000kitap.com/meleenk . Aşklar yalan, dostluklar çıkar, gülüşler sahte... Gençliğimiz var ama yorgunuz. :)

19.yüzyıldan bugüne değişen bu kadar az şey varken ne için uğraşıyoruz? Kitapta anlatılan taşra, soylu sınıfı, ruhban sınıfı ve devlet adamları arasındaki kirli düzen 21.yy'da adını değiştirdiyse, kırmızı ile simgelenen aşk hala siyahlara büründürülüp hırpalanıyorsa, adalet sistemi arızalıysa, karşı görüşlerin finali Silivri'de gösterimdeyse neden bu kadar sinirleniyoruz yaşadığımız çağa? Fikirlerimiz bizim mi sistemin mi? Stendhal, Hugo ve diğer pek çoğu çağının bastırılan sesini bulup bugünlere taşımış yine de düzen değişmemişse neden salıvermiyoruz kendimizi, amaan battı balık yan gitsin biz mi kurtaracağız? Tatar Ramazan misali düzeni bozarız diye çığırsak da düzen aynı kara düzen olarak kalıyorsa, yeryüzünün bütün karıncaları birleşemiyorsa, sistemin aksaklıklarını söyleyip bağırıp çağırıp rahatlamak mı bunca telaşımız? Retorik sorular sorup durmak içimi rahatlatmıyor. Sorgulamaların sonu yok.

Bu kitabı aşk kitabı diye okumak isteyebilirsiniz ama birbirlerine duydukları aşk mıydı, diğer şeylerin yansıma yapıp kendilerine dönmesi miydi okurken hep bunu düşündüm. Madam Renal kendisini bir iş anlaşması, toplumsal statü yükseliş aracı aksesuarı olarak görmese Julien'e tutulur muydu? Mathilde kafasındaki ideal aşık rolünü Julien'e yüklemiş olmasa, bu kadar benmerkezci olmasa sırf Julien herkesin aksine kendisiyle ilgilenmiyor diye kendine aşk yaratır mıydı emin değilim. Karakterlerin aşk ilişkisi çok gelgitli ve tutarsızdı. Bir dönem anlatısı olarak; sınıf farkının işlenmesi, din ve Tanrı sorgulaması, psikolojik tahlil olarak kısmen başarılı bulmuş olsam da Stendhal'in anlatım tarzını çok dağınık bulduğum için kitabı çok sevemedim. Hristiyanlık olarak ele alınmış kitapta ama inanç da diyebiliriz buna, ayrıcalık elde etmek için inanç ya da aşkla bağlanılan aşk(ki kitapta göremiyoruz) sorgulamaları Quo Vadis?'in üzerine cila gibi oldu. Benim için kitabın en güzel kısmı da bu son kısımlar oldu.

Son olarak kitabı okumaya önce İletişim yayınları ile başlamışken, çeviri kıyası sonucu İş Bankası'na dönsem de ufak tefek editöryal aksaklıklar vardı bunda da. Yayın dünyasının iki büyük ismi bile böyle özensiz iş yapabiliyor, elimizde şimdilik daha iyi bir seçenek olmadığından İş Bankası yayınlarından okunmasını tavsiye ediyorum.
652 syf.
·2 günde
Kitabın kapağını açıp ilk sayfayı okumaya başladığınız andan itibaren aşkın kokusu gelir..
Romantizmden realizme geçişin bir örneği olan kitap şöyle başlar.
Belediye başkanının eşi bayan Renel
çocuklarının öğretmeni Julien’e aşık olur.
Aralarında tutku dolu bir aşk yeşermeye başlar.
fakat bu aşkı stendhal o kadar güzel anlatmıştır ki muhteşem:))
Çokça beğendim herşeyiyle muhteşem.. Tavsiye ederim kesinlikle okumanız gereken bir kitap.
270 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
*** Bu bir aşk romanıdır!
***Hayır efendim benim için öyle değildir.

Durdum durdum bir süre sonra anlatmaya karar verdim. Hakkıdır, bir şeyler anlatılmalıdır, yazılmalıdır.
Stendhal in ilk romanı ile çıktım sahneye. Çok heyecan verici sanki. Önümde kalabalık mı var? Neyseki karanlık.

İlkler her zaman yüreğimi hoplatır. Elini ayağını dolaştırıp, saçmalattırır. Hepimizde vardır az biraz. Bende çok. Derin bir nefes almamla birlikte başlıyorum.

Acıdır bu hikaye. Mutsuzluktur. Paranoyakça, karamsar tahminler ile harekete geçerek mahvoluştur.

Aşka inananlar için; kendine bu duyguyu yasak eden birisi işkence etmiş olmaz mı kendine? Hadi bu yasağı çiğnedi, sürekli korku ve yanlış anlaşılma ile birlikte yaşamı zehir etmez mi kendine ve karşısındakine?

Karşısındaki de az değildir. Bu noktada o da aynı derecede paranoyak!
Kimseye zarar gelmesin aman el ne der sonra! Diye düşünerek hareket ederek kocaman bir mutluluğu hiç yoktan elinin tersiyle itiverir. Bunlara evet hep tanık olduk.

Sürekli bir şeylerden şikayet edip edip onları düzeltmek için harekete geçmezsen boşuna ağlar sızlanırsın. En güzel örneği ben. Şöyle her şeyi paylaşabileceğim insan yok,neden yok? Gibi sorularla birlikte sürekli bir sızlanma halindeydim. Eee Sema! Sen değil misin herkesten kendini soyutlayan, kimse ile yakınlık kurmayan ve yalnızlığı tercih eden? Ne ağlıyorsun? Yaklaşık olarak üç aydır böyle değilim artık. İnsan değişiyor.

İşte tam olarak böyledir kitaptaki Octave… Neden yalnızım diye sızlanır ancak hiçbir ortama girmez. Hadi diyelim girdi bu seferde kimse ile konuşmayıp, kendi köşesine çekilir. Kitabın asıl adı Octave olmalıydı. Aşık oluğu kadındır Armance… Aşk demişken öyle ateşli bir ilişki beklemeyin.
Franz Kafka da sıkça rastladığımız depresif ruh hali ve aşırı bunalımlar, başkarakter Octave’ da benzer şekilde karşıma çıkmıştır. Bir memnuniyetsizlik hali, kendine acıma duygusu gibi hallerle “AAA! Yeter artık be!” dedirtiyor insana.

Romanda ilerledikçe olumlu olaylar oluveriyor birçok olumsuzlukla birlikte tabiki. Her şey artık güzel olacak galiba dediğimiz bir anda, Ferdi Tayfur,Orhan Gencebay vs. oynadığı yeşilçam filmleri karşılıyor sanki bizi. Tabiki farklı olarak dışarıdan etken yok. Şüpheler paranoyaklıklar ile birlikte her şeyin batıverdiğini görüyoruz. Kim yapıyor bunu tabiki Octave! Tokat patlatası geliyor insanın.

Eklemem gereken en önemli husus; aşk romanı adı altında, psikolojik tahlil ve içsel sürtüşme bolluğu var kitapta. Beğenimi aldı ve tatmin oldum. Üstelik de ilk roman olma özelliğine göre oldukça iyiydi.
Veee sürem dolar! Peki öyleyse görüşmek üzere. Saygılar ve kucak dolusu sevgilerle…

Yazarın biyografisi

Adı:
Stendhal
Tam adı:
Marie-Henri Beyle
Unvan:
Fransız Realist Yazar
Doğum:
Grenoble, 23 Ocak 1783
Ölüm:
Paris, 23 Mart 1842
Daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız Realist yazar.

Marie-Henri Beyle (23 Ocak 1783, Grenoble – 23 Mart 1842, Paris), daha çok mahlası Stendhal ile bilinen Fransız Realist yazar. Marie-Henri Beyle, Grenoble'da 23 Ocak 1783 tarihinde burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası avukat Cherubin Beyle, annesi Hanriette Gagnon'dur. Çok sevdiği annesi 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken öldü. Stendhal, disiplinli ve muhafazakar kimseler olan teyzesinin babasının etkisi altında büyüdü. 1796'da Grenoble'da bir okula girdiyse de, 30 Ekim 1799'da askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris'teki, kuzeninin de çalışıyor olduğu Savaş Bakanlığı'na gitti. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya'ya gitti. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini'nin müziğini ve Vittorio Alfieri'nin eserlerini tanıması için bir fırsat oldu. 1801'de ise Napolyon Bonapart'ın ordusunda görev alarak İtalya seferine çıktı. Bu sefer sırasında bir komutanın asistanı olarak Brescia'da üç ay kaldı ve bu sırada soylu ailelerin evlerinde bulundu; ki bu sürenin onun hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğu, sonradan yayınlanan günlüklerinden anlaşılmaktadır. Yine bu zamanlarda yerel dergilerin yazarlarıyla tanışıp Romantik edebiyatı öğrendi. 1802'de bu bölgeden ayrılarak Almanya, Avusturya ve Rusya'da bazı askeri görevlerde bulundu, ama asla savaşa katılmadı. Aynı yıl, hayatı boyunca aşık olduğu onlarca kadından ilki olan Madame Rebuffel'in peşinden Marsilya'ya gitti. Orada ticarete atıldıysa da başarısız oldu. Bu ve bunu takip eden olayların ve yılların, Kırmızı ve Siyah romanının baş karakteri Julien Sorel'in karakterinin detaylarının çizilmesine büyük katkı sağladığı düşünülmektedir. 1812'de Napolyon ile birlikte Rus seferine katıldı ve Moskova'nın baştan sonra yanışına şahit oldu. Napolyon'un büyük ordusundan sağ kalmayı başaran az sayıdaki askerden olan Stendhal, notlarının önemli bir kısmını, ordu Rusya'dan geri çekilirken kaybetti. Ayrıca o zamana kadar yüzlerce takma isim kullanan yazar, Stendhal ismini bu sıralarda seçmiştir. 1814'te Napolyon'un düşüşünden sonra Milano'ya yerleşmiş ve burada da Angéla Pietragrua'ya aşık olmuştur. Ertesi yıl Parma'yı ziyaret etmiş ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastırı'na ilham kaynağı olmuştur. 1817'de ise İtalya'daki izlenimlerini anlatan ve İtalya'ya olan hayranlığının simgesine dönüşen Roma, Napoli ve Floransa kitabını yazmıştır. 1818'de Napolyon'un Hayatı'nı yazmaya başlamıştır. Bu sırada da mutsuz bir aşk yaşayacağı Mathilde Dembowski ile tanışmıştır. 1821'de ise yasadışı bir İtalyan örgütüne üye olduğu suçlamasıyla Milano'dan uzaklaştırılmıştır. Stendhal bunun üzerine Batı Avrupa'yı dolaşmaya başlamıştır. Bu yolculuklar sırasındaki tecrübeleri, düşünceleri ve hisler, sonradan yazacağı romanların ana şeklini oluşturmuştur. 1827'de ilk roman Armance'ı, üç yıl sonra da Kırmızı ve Siyah'ı yazmıştır. 1831'de ise Trieste'ye giderek bir süre konsolosluk yapmıştır. 1839'da Parma Manastırı'nı yazmayı bitirdikten sonra, gençliğinde yaptığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı etkilerini göstermeye başlamıştır. 1841'de geçici bir felce uğramış, daha sonradan da birçok benzer sıkıntılar yaşamıştır. Ve Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına yığılmasından birkaç saat sonra, 1842 yılının 22 Mart'ı 23 Mart'a bağlayan gecesinde vefat etmiştir. Mezarı Montmarte Mezarlığı'ndadır.

Yazar istatistikleri

  • 473 okur beğendi.
  • 4.355 okur okudu.
  • 210 okur okuyor.
  • 3.331 okur okuyacak.
  • 190 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları