1000Kitap Logosu
Resim
i. turan soyarslan
TAKİP ET
i. turan soyarslan
@trnsoyarslan
81 okur puanı
25 Mar 19:13 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Bensiz Aynalar
Bensiz Aynalar Yaşamın bütün dillerde unutulduğu bir gün olmalıydı. İçerden ve dışarıdan darmadağınık gelen sesler karşılığını bulamadan başka sözcüklere kıvrılıveriyordu. Her şeyi bildiğini düşünen çocuk yaşamaya ne kadar yakınsa, ben o kadar uzaktım işte. Sus şehrinde çanlar çalınıyordu. Yüksek irtifada duman duman ateşler yakılmış, yer altı nehirlerinde papirüsten gemiler yüzdürülmüş, kanat çırpmaktan yorgun posta güvercinleri istirahata çekilmişti. Cihannüma akademiada anlaşmalar yapılmış, yeminler edilmişti. Sanki gidecek yer bırakmışlar gibi dışarıya çıkmaya hazırlanıyordum. Bensiz bir aynanın karşısındaydım. Ufak bir esintide görüntüm silinebilecek gibiydi yeryüzünden. Saçım başım darmadağındı, göz çukurlarım içine çökmüştü. Sakallarım karışmış, yüzüm ölümcül hastaların nekahet dönemini andırırcasına solgundu. Ayna; hâlsiz, bitkin görüntümde ısrarını sürdürürken, gerçekliğini yitirmiş sesimle itiraz etmeye uğraşıyordum. Biçim olmaktan ne kadar uzaktım şimdi. Nicedir ertelediğim ve ondan başka şeyle meşgul olmadığım işi yapmak zorundaydım. Bu biteviye süren muhabere ise şayet, haksız muharebeydi, mağlubiyetim baştan ilan edilmişti. Ruhum benim, şövalye ruhum nerelere gitmişti böyle? Ne zaman en iddialı işi yapmaya kalkışsam başıma bu geliyordu. Aynanın karşısında rüzgârda uçuşup duran kâğıt parçası, yol kenarına fırlatılmış paslı demirler gibi öylece kalıveriyordum. Sabah uyku mahmuru gözlerle umursamazca bakan genç çocuk, belki mutfaktan sesi gelen bir kadın kurtarabilir miydi şimdi aynayı un ufak olmaktan? Yaşam pelte gibi salınıyor sonra kıvrıldığı sözcüğün kalıbını hiç yadırgamadan sahipleniyordu. Kim bir misyona dayanarak koca ömrü idame etmeyi savunabilirdi ki? Ancak bir hayvan. Bıraksanız, sinsice gizlendiği yerde hiç görünmeden saldıracağı anı kollayarak sonsuza kadar orada yaşayabilirdi. Ruhum benim, savaşçı ruhum nerelere gitmişti böyle? Daha biraz önce değme tatilcilere taş çıkarırcasına kendime yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum. Bakışlarım aniden düştü aynanın üzerine, saçmadan kum taneleri gibi… Üzerine serili bir şezlong, bir deniz, bir sürü güneş kurtarabilir miydi şimdi aynayı paramparça olmaktan? Gidecek yolum olsaydı; yetişeceğim uçak, otobüs, toplantı, davet… Hiç değilse yaşamayı unutmuş gibi yapmalıyım. Bu hâlin içine sıkışıp kalmamalıyım. Randevu yerlerinde bekleniyormuş, yetişmek istercesine hızlı hızlı hareket etmeliyim; bu duvar; deniz kabuğu boyalı, üzerine olur olmaz şeyler asılmış;Safranbolu hatırası maket ev, kabartma küçük resim, papatya işlenmiş kanaviçe pano; bunlar sandalye; nicedir oradalar, tahta olmakla balkondakilerden ayırılıyorlar; bu masa; yıllardır üzerinde yemek yenmeyen, fuzuli yere yer kaplayan yemek masası, bu portmanto; nerdeyse eskisinin aynısı, rengi daha koyu ve enlice, bunlar ayakkabılarım; bir çift spor ayakkabısı, giysem maraton bile koşabilirim ben bunlarla; bu da kapı; kapıya benzeyen alelade bir kapı. Peki ya ruhum? Ruhum nerde benim ruhum? Daha biraz önce, günlercedir biraz önce kendime yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum. Dokunsan domino taşları gibi peşi sıra devrilecek hâllere düştüm. Her sabah servise saati saatine yetişmeye uğraşan, nasıl olmuşsa bu kez erkenden yerini alan işçiyim belki. Belki her gün kaybetmeye alışmış, masadan yüklü bir eli kazanarak kalkan kumarbaz, gününü şaşırmış yaş günü çocuğu, iç cebindeki cüzdanı kaybettiğini düşünerek aramaya çıkan şaşkınım belki de. İlk devrilen domino taşı gibi en çok ve en yakın bir kadının hâliyim. Yok, öyle değil. Her gün okuldan geç gelen kızını merak etmeye alışkın, bu kez vaktinde gelen kızıyla mutfakta karşılıklı yemek yiyen kadının hâli, duygusu var gerçekliği yok. Kızı yanında. Küs gibi yan yan oturuyorlar, hiç konuşmuyorlar. Butondan düşer gibi Hintçe’ye ve ya Çince’ye düşmemek için dudaklarından dökülecek bir iki kelime Türkçe’ye ihtiyacım var. Yaşamsa bütün dillerde unutulmuş en az benim kadar pervasız. O benden uzak durur gibi, ben ondan izinliyim, karşılıklı oturuyoruz rakip gibi; iki şövalye, düello da iki kovboy, kavgada iki zeybek, ben onun bellek yitiminde kaybolmuş başka bir zıttıyım. Türkçe kapı gıcırtısı duyulmaz mı şimdi, sokaktan Türkçe geçen araba, bardaktan boşanırcasına Türkçe yağan yağmur. Eskiden günlerce hiç durmadan yağmur yağardı. Yolları su basar, mazgallar taşardı, insanlar perde aralarından dışarıyı gözetlerdi. Fırsat kollarlardı adım atmak için. Şimdi sokakların yalnızlığını anlatıyor bencil bir zaman. Drenaj kayalarda donmuş kalmış, korkularının içine sinmiş, ürkek, gidecek yer bırakmamış taş yalnızlığı. Romalılar huşu ile dolaşıyorlar, sokaklar paylaşılmış; bir yanda Persliler, bir yanda berberiler, bedeviler, düşünülmüş ne varsa yağmalıyorlar. Öyle de iddialılar ki! Hah haa! Ruhum nerede benim ruhum? Bensiz bir aynayı çatlatmak üzereyim. Yaşam bütün dillerde unutulmuş sözcük olmasa, böyle karşımda rakip gibi oturmasa, mürekkep olur yağardım şimdi kağıdın üzerine; gepgeniş uzama yerleşir, cıva gibi sonsuza kayıt ederdim olup bitecekleri. Evet, biraz önce, henüz biraz önce yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum kendime. Öylece kaldım bu hâlin içinde, kelimesi iksir olsa konuşmaz bu kadın. Hiç değilse bir şeyleri unutmalıyım, gidecek bir yer bırakılmış gibi davranmalıyım. Ben de şans yok ki, talih yok, baht ne gezer. Çektiği acıları unutmuş, geçmişi ‘aah ah’ diye hatırlayan birinin hâline düşecektim ki şimdi. Naif bir uğur böceği gibi dolaşabileyim anıların içinde. Eşi benzeri görülmemiş mutlulukla gülümseyebileyim insanların yüzlerine. Hamağın üstünde keyif yapar gibi seyredebileyim bensiz bir aynayı. Dili lâl olmuş kelimesi iksir olsa konuşmaz bu kadın. Bensiz bir aynanın içinden geçiyorum işkence gibi, ‘aah ah’ diyerek her tarafım kan revan içinde. Evet öyle. Bir hâl ki; hâllerin içinde kum taneleri gibi. Bunlar sır küpü, bunlar ortası delik nişan paraları, bunlar kahpe pusuları, bunlar safsatadan tespih taneleri, bunlar sanlatı kılavuzu, bunlar... Daha ne diyeyim? Ruhum nerde benim ruhum? Hem anlatmanın, hem anlamanın imkânsız olduğu yerde, hem de en çok anlamak istemeyenle uğraşmanın zor olduğu yerdeyiz. Böyle yerde, ne o ne bu, bir tek süt ninem haklıdır. Bütün kişilik kuramlarının yerine süt ninemin kişiliksiz kuramı geçerlidir. Bu kuram, insanı kıskıvrak yakalayarak çepeçevre kapsayabilir. Binyıllardır süt ninemin üstüne psikoterapist yetişmemiştir. Şezlong gibi serili kanepenin üzerinde, tepemde güneş gibi bir lamba, ışıl ışıl ışıldayan bensiz bir aynayı seyretmekteyim. Kas kas kasıntıdan kuleleri bir bir devirmekteyim. Birileri yine yaşama sevincini, varını yoğunu, börtüsünü böceğini, daha daha nelerini, yaşamdan ne bekliyorsa sıralamaktadır. Bense nicedir, daha demin kadar nicedir kendime tane tane, kelime kelime, bütün apaçıklığıyla yaşamdan nasıl izin alacağına anlatmakta, bir yandan da bu durumdan kurtulmanın yollarını aramaktayım. Aaah ah, ruhum nerde benim ruhum? Kırılıp kırılıp içiçe girmez mi şu duygular. Bir hâl bir harab olurum. Bensiz aynaların karşısında böyle kalakalırım. Yontulmamış ağaç, kaskatı taş mıyım neyim ben böyle? Konuşmazsa konuşmasın bu kadın, nasıl bir dünya kurmuş ki böyle böbürlenmektedir. Kötü yatı bir bar, bir çay bahçesi, çay ocağı, bir park, bir bank hiç değilse eski bir sandalye bırakılmış gibi de yapamaz mıyım? Ah ulan ah, hiç değilse şu kız kaş göz etse bana, otuz yıl geriden fişek gibi fırlamaz mıyım şimdi? Her akşam eve onu geç gönderen bilâkis ben değil miyim? Otuz yıl geriden sevgilisiyim işte ben bu kızın! Bıçkın gibi delikanlıyım! Hah haa! Ruhum nerde benim ruhum? Bensiz bir aynayı ortadan ikiye çatlatmaktayım. Dışarıda mişli gerçek zaman hüküm sürmekte, ilân panolarında en azılı yalanlar sıralanmakta, akli unsurlar ne düşünürse düşünsün piramitler inşa edilmektedir. Bir yerde insanlar eski yunan tragedyalarını oynamakta, bir yerde çılgın kalabalıkların alkışları arasında tekerleğin icadı kutlanmaktadır. Tablo muyum, neyim -lan- ben böyle? Ellerimi başımın arkasında kavuşturmuş, geriye doğru yaslanmışım, bensiz bir aynada soytarı zamanı seyretmekteyim. 02.05.2013 02:51 – 08.08.2022 21:43
----------- Düşünecek fazla bir şey yoktu, hayat sonsuz ihtimaller toplamı değildi, köyden gelmeseydi üç aşağı beş yukarı kendisi de Hüsnü olurdu. Birazdan üçünden birinin hareketlenmesiyle masa dağılacaktı. Arabaya binecek, şehrin keşmekeş trafiğine dalacak, dakika dakika yıllar içinde değişen kendine doğru hareket edecekti. Yarım saat, bilemedin kırkbeş dakika süren bir yolculuktan sonra arabayı ara sıra uğradığı barın arka sokağına çekecekti. Belki Ayşe’yi, belki Hüsnü’ye benzettiği kendisini, belki de yıllar öncesindeki kendini karşı sandalyeye oturtacak, birkaç tek atacaktı. Ziya’yı aramasına gerek yoktu. Bir telefon uzaklığında olsalar bile bu akşam hiç kimseye ihtiyaç kalmamıştı. Kendisi gereğinden fazla kalabalıktı. Yalnız değildi. Sonra eve gidecek Nermin’le kısa bir konuşma yapacaktı. Her akşam yaptıkları konuşmalardan bir tane daha. Kim bilir belki de bu akşam hiç konuşmazlardı. Nermin’le Ayşe’nin yerine sevişebilirdi hiç konuşmadan. Kendi olarak; Hüsnü’ye benzettiği kendi, Nermin’in yerinde Ayşe, yatakta iki söğüt yaprağı. Keşke söğüt yapraklarını yere atmasaydı… ----------------------2013 Zamana bu öykü kesitiyle noktayı koyalım. Kahramanımız köyden ilk aşkı Ayşe’nin kocası Hüsnü’yle düğünde aynı masaya düşer. Konuşmalar sırasında geçmişe dönmüşçesine Ayşe’nin aşkını bütün yoğunluğuyla içinde hisseder. Geçmişten ödünç aldığı bu duyguyla masadan kalkar. Kafasında düşünceler, şimdiye, rutin yaşamına geçiş yapar. youtube.com/watch?v=IXUudWO1R3k
--------- Şaşılacak şeydi; başka bir şehrin, yıllarca öncesi erken gelen mevsiminden, yalnızca okul başlangıcı gibi unutulmaya yüz tutmuş duygudan ibaret kalmıştı sonbahar. İnsan şehre bakıp bakıp, şaşırabilir miydi? Olağan değildi ama oluyordu işte. Bir mevsimi eksik gibi, bu şehirde sonbaharların yaşanmadığını kimse bilmiyordu. Dört bir yanı zeytin ağaçları ile kaplıyken doğanın dirimini yitirdiğini hissetmiyordunuz. Hüznün yerine sonbahar ayları ile hareketlilik, canlılık başlıyordu. Zaman bir mevsime değil, zeytin zamanına dönüşüyordu. Zeytinler çiziliyor, kırılıyor, yağlıklar ayrılıyor, satılanlar satılıp, kalanlar havuzlara dolduruluyordu. Bu hareketliliğin, bu telâşın içinde bile benim payıma yine yalnızlık düşüyordu. Elimi şehre de uzatsam, zeytin ağaçlarıyla dolu tepelerinde de gezdirsem, bulabileceğim yine bir yalnızlıktı, biliyorum. ------------------- Gemlik- 2013 Ben yoktur diye düşünüyordum ama şimdi elimi nereye atsam zamanla karşılaşıyorum. Çok uğraştırmış soytarı beni... ....aşk sevdiğin şehirler gibidir youtube.com/watch?v=UqBiUPk7dMc
Bensiz Aynalar
Bensiz Aynalar Yaşamın bütün dillerde unutulduğu bir gün olmalıydı. İçerden ve dışarıdan darmadağınık gelen sesler karşılığını bulamadan başka sözcüklere kıvrılıveriyordu. Her şeyi bildiğini düşünen çocuk yaşamaya ne kadar yakınsa, ben o kadar uzaktım işte. Sus şehrinde çanlar çalınıyordu. Yüksek irtifada duman duman ateşler yakılmış, yer altı nehirlerinde papirüsten gemiler yüzdürülmüş, kanat çırpmaktan yorgun posta güvercinleri istirahata çekilmişti. Cihannüma akademiada anlaşmalar yapılmış, yeminler edilmişti. Sanki gidecek yer bırakmışlar gibi dışarıya çıkmaya hazırlanıyordum. Bensiz bir aynanın karşısındaydım. Ufak bir esintide görüntüm silinebilecek gibiydi yeryüzünden. Saçım başım darmadağındı, göz çukurlarım içine çökmüştü. Sakallarım karışmış, yüzüm ölümcül hastaların nekahet dönemini andırırcasına solgundu. Ayna; hâlsiz, bitkin görüntümde ısrarını sürdürürken, gerçekliğini yitirmiş sesimle itiraz etmeye uğraşıyordum. Biçim olmaktan ne kadar uzaktım şimdi. Nicedir ertelediğim ve ondan başka şeyle meşgul olmadığım işi yapmak zorundaydım. Bu biteviye süren muhabere ise şayet, haksız muharebeydi, mağlubiyetim baştan ilan edilmişti. Ruhum benim, şövalye ruhum nerelere gitmişti böyle? Ne zaman en iddialı işi yapmaya kalkışsam başıma bu geliyordu. Aynanın karşısında rüzgârda uçuşup duran kâğıt parçası, yol kenarına fırlatılmış paslı demirler gibi öylece kalıveriyordum. Sabah uyku mahmuru gözlerle umursamazca bakan genç çocuk, belki mutfaktan sesi gelen bir kadın kurtarabilir miydi şimdi aynayı un ufak olmaktan? Yaşam pelte gibi salınıyor sonra kıvrıldığı sözcüğün kalıbını hiç yadırgamadan sahipleniyordu. Kim bir misyona dayanarak koca ömrü idame etmeyi savunabilirdi ki? Ancak bir hayvan. Bıraksanız, sinsice gizlendiği yerde hiç görünmeden saldıracağı anı kollayarak sonsuza kadar orada yaşayabilirdi. Ruhum benim, savaşçı ruhum nerelere gitmişti böyle? Daha biraz önce değme tatilcilere taş çıkarırcasına kendime yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum. Bakışlarım aniden düştü aynanın üzerine, saçmadan kum taneleri gibi… Üzerine serili bir şezlong, bir deniz, bir sürü güneş kurtarabilir miydi şimdi aynayı paramparça olmaktan? Gidecek yolum olsaydı; yetişeceğim uçak, otobüs, toplantı, davet… Hiç değilse yaşamayı unutmuş gibi yapmalıyım. Bu hâlin içine sıkışıp kalmamalıyım. Randevu yerlerinde bekleniyormuş, yetişmek istercesine hızlı hızlı hareket etmeliyim; bu duvar; deniz kabuğu boyalı, üzerine olur olmaz şeyler asılmış;Safranbolu hatırası maket ev, kabartma küçük resim, papatya işlenmiş kanaviçe pano; bunlar sandalye; nicedir oradalar, tahta olmakla balkondakilerden ayırılıyorlar; bu masa; yıllardır üzerinde yemek yenmeyen, fuzuli yere yer kaplayan yemek masası, bu portmanto; nerdeyse eskisinin aynısı, rengi daha koyu ve enlice, bunlar ayakkabılarım; bir çift spor ayakkabısı, giysem maraton bile koşabilirim ben bunlarla; bu da kapı; kapıya benzeyen alelade bir kapı. Peki ya ruhum? Ruhum nerde benim ruhum? Daha biraz önce, günlercedir biraz önce kendime yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum. Dokunsan domino taşları gibi peşi sıra devrilecek hâllere düştüm. Her sabah servise saati saatine yetişmeye uğraşan, nasıl olmuşsa bu kez erkenden yerini alan işçiyim belki. Belki her gün kaybetmeye alışmış, masadan yüklü bir eli kazanarak kalkan kumarbaz, gününü şaşırmış yaş günü çocuğu, iç cebindeki cüzdanı kaybettiğini düşünerek aramaya çıkan şaşkınım belki de. İlk devrilen domino taşı gibi en çok ve en yakın bir kadının hâliyim. Yok, öyle değil. Her gün okuldan geç gelen kızını merak etmeye alışkın, bu kez vaktinde gelen kızıyla mutfakta karşılıklı yemek yiyen kadının hâli, duygusu var gerçekliği yok. Kızı yanında. Küs gibi yan yan oturuyorlar, hiç konuşmuyorlar. Butondan düşer gibi Hintçe’ye ve ya Çince’ye düşmemek için dudaklarından dökülecek bir iki kelime Türkçe’ye ihtiyacım var. Yaşamsa bütün dillerde unutulmuş en az benim kadar pervasız. O benden uzak durur gibi, ben ondan izinliyim, karşılıklı oturuyoruz rakip gibi; iki şövalye, düello da iki kovboy, kavgada iki zeybek, ben onun bellek yitiminde kaybolmuş başka bir zıttıyım. Türkçe kapı gıcırtısı duyulmaz mı şimdi, sokaktan Türkçe geçen araba, bardaktan boşanırcasına Türkçe yağan yağmur. Eskiden günlerce hiç durmadan yağmur yağardı. Yolları su basar, mazgallar taşardı, insanlar perde aralarından dışarıyı gözetlerdi. Fırsat kollarlardı adım atmak için. Şimdi sokakların yalnızlığını anlatıyor bencil bir zaman. Drenaj kayalarda donmuş kalmış, korkularının içine sinmiş, ürkek, gidecek yer bırakmamış taş yalnızlığı. Romalılar huşu ile dolaşıyorlar, sokaklar paylaşılmış; bir yanda Persliler, bir yanda berberiler, bedeviler, düşünülmüş ne varsa yağmalıyorlar. Öyle de iddialılar ki! Hah haa! Ruhum nerede benim ruhum? Bensiz bir aynayı çatlatmak üzereyim. Yaşam bütün dillerde unutulmuş sözcük olmasa, böyle karşımda rakip gibi oturmasa, mürekkep olur yağardım şimdi kağıdın üzerine; gepgeniş uzama yerleşir, cıva gibi sonsuza kayıt ederdim olup bitecekleri. Evet, biraz önce, henüz biraz önce yaşamdan nasıl izin alınacağını anlatıyordum kendime. Öylece kaldım bu hâlin içinde, kelimesi iksir olsa konuşmaz bu kadın. Hiç değilse bir şeyleri unutmalıyım, gidecek bir yer bırakılmış gibi davranmalıyım. Ben de şans yok ki, talih yok, baht ne gezer. Çektiği acıları unutmuş, geçmişi ‘aah ah’ diye hatırlayan birinin hâline düşecektim ki şimdi. Naif bir uğur böceği gibi dolaşabileyim anıların içinde. Eşi benzeri görülmemiş mutlulukla gülümseyebileyim insanların yüzlerine. Hamağın üstünde keyif yapar gibi seyredebileyim bensiz bir aynayı. Dili lâl olmuş kelimesi iksir olsa konuşmaz bu kadın. Bensiz bir aynanın içinden geçiyorum işkence gibi, ‘aah ah’ diyerek her tarafım kan revan içinde. Evet öyle. Bir hâl ki; hâllerin içinde kum taneleri gibi. Bunlar sır küpü, bunlar ortası delik nişan paraları, bunlar kahpe pusuları, bunlar safsatadan tespih taneleri, bunlar sanlatı kılavuzu, bunlar... Daha ne diyeyim? Ruhum nerde benim ruhum? Hem anlatmanın, hem anlamanın imkânsız olduğu yerde, hem de en çok anlamak istemeyenle uğraşmanın zor olduğu yerdeyiz. Böyle yerde, ne o ne bu, bir tek süt ninem haklıdır. Bütün kişilik kuramlarının yerine süt ninemin kişiliksiz kuramı geçerlidir. Bu kuram, insanı kıskıvrak yakalayarak çepeçevre kapsayabilir. Binyıllardır süt ninemin üstüne psikoterapist yetişmemiştir. Şezlong gibi serili kanepenin üzerinde, tepemde güneş gibi bir lamba, ışıl ışıl ışıldayan bensiz bir aynayı seyretmekteyim. Kas kas kasıntıdan kuleleri bir bir devirmekteyim. Birileri yine yaşama sevincini, varını yoğunu, börtüsünü böceğini, daha daha nelerini, yaşamdan ne bekliyorsa sıralamaktadır. Bense nicedir, daha demin kadar nicedir kendime tane tane, kelime kelime, bütün apaçıklığıyla yaşamdan nasıl izin alacağına anlatmakta, bir yandan da bu durumdan kurtulmanın yollarını aramaktayım. Aaah ah, ruhum nerde benim ruhum? Kırılıp kırılıp içiçe girmez mi şu duygular. Bir hâl bir harab olurum. Bensiz aynaların karşısında böyle kalakalırım. Yontulmamış ağaç, kaskatı taş mıyım neyim ben böyle? Konuşmazsa konuşmasın bu kadın, nasıl bir dünya kurmuş ki böyle böbürlenmektedir. Kötü yatı bir bar, bir çay bahçesi, çay ocağı, bir park, bir bank hiç değilse eski bir sandalye bırakılmış gibi de yapamaz mıyım? Ah ulan ah, hiç değilse şu kız kaş göz etse bana, otuz yıl geriden fişek gibi fırlamaz mıyım şimdi? Her akşam eve onu geç gönderen bilâkis ben değil miyim? Otuz yıl geriden sevgilisiyim işte ben bu kızın! Bıçkın gibi delikanlıyım! Hah haa! Ruhum nerde benim ruhum? Bensiz bir aynayı ortadan ikiye çatlatmaktayım. Dışarıda mişli gerçek zaman hüküm sürmekte, ilân panolarında en azılı yalanlar sıralanmakta, akli unsurlar ne düşünürse düşünsün piramitler inşa edilmektedir. Bir yerde insanlar eski yunan tragedyalarını oynamakta, bir yerde çılgın kalabalıkların alkışları arasında tekerleğin icadı kutlanmaktadır. Tablo muyum, neyim -lan- ben böyle? Ellerimi başımın arkasında kavuşturmuş, geriye doğru yaslanmışım, bensiz bir aynada soytarı zamanı seyretmekteyim. 02.05.2013 02:51 – 08.08.2022 21:43
1
2
3
4
...
40
395 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.