...bilinçli olarak sevilmemekten korktuğumuzu, ama aslında genellikle bilinçsiz olarak sevmekten korktuğumuzu anlarız. Sevmek, kendimizi hiçbir güvence olmaksızın başkasına adamamız, sevgimizin sevdigimiz kişide sevgi uyandırmasını umarak kendimizi bütünüyle ona vermek demektir. Sevgi bir inanma işidir, inancı az olanın sevgisi de azdır.
Diğer uluslar konusunda da nesnelliğin söz konusu olmadığı herkesçe bilinir. İnsanın kendi ulusu her şeyin en iyisi, en soylusunu temsil ederken, başka bir ulus durup dururken son derece kötü ve bayağı bulunur. Düşmanın yaptığı her şey bir ölçütle insanın kendi yaptığı her şey ise başka bir ölçütte değerlendirilir. Düşmanın yaptığı iyi şeyler bile, bizi ve dünyayı aldatmak için yapıldığı düşünüldüğünden, haince bulunur; oysa kötülüklerimiz gereklidir, yöneldiği amaçlar nedeniyle yerindedir. Bireyler arası ilişkiler gibi halklar arasındaki ilişkiler de incelendiğinde, nesnelliğe gerçekten çok az rastlandığı, az ya da çok narsis saptırmaların neredeyse bir kural halini aldığı görülecektir.
Ne kadar çok sayıda anne ve baba çocuklarının tepkilerini, çocuğun durumunu dikkate almak ve onunla ilgilenmek yerine, çocuğun kendilerinin sözünü dinleyip dinlemediğiyle, kendilerine övünç ve mutluluk kaynağı olup olmadığıyla değerlendirirler. Anneleriyle olan bağları nedeniyle ne kadar çok sayıda koca, eşlerinin her talebini özgürlüklerinin kısıtlanması olarak görüp eşlerinin hükmetme düşkünü biri olduğunu düşünür. Ne kadar çok sayıda kadın, kocasını çocukluk hayalindeki o pırıl pırıl şövalyeye benzemediği için aptal ve beceriksiz bulur.
Ruh hastası gibi düş gören biri de dış dünyayı nesnel olarak algılamayı tam anlamıyla başaramaz; ama hepimiz zaten az ya da çok ruh hastasıyız ya da az çok uyuyoruz, . hepimizin narsis eğilimlerimiz nedeniyle saptırılmış, nesnel olmayan bir dünya görüşümüz vardır.