Hacıbey İstanbuldan bahsederken derdi ki : “ Her şehrin hatta her semtin bir sahibi vardır . İstanbulda Üsküdar’ın sahibi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleridir mesela . Bütün İstanbul şehrinin sahibi ise şeksiz şüphesiz Hazreti Eyyub el-Ensari . “
Bu devlet, Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Rum’u, Arnavut’u, Arap‘ı, Yahudi’si daha bilmem kimiyle, 72 milletiyle asırlarca gül gibi geçinip gitti. Milleti bilirdi Osmanlı ama milliyetçiliği bilmezdi. Farklı milletler bir arada fakat birbirine dönüşmeden yaşardı onda. Benzeyecekleri değilse de bütünleşecekleri tek şey Osmanlı kimliğiydi. Kendileri olarak dillerini, dinlerini ve kültürlerini muhafaza ederek Osmanlı olmuşlardı. Ama Osmanlılık söz konusu olduğunda bu farklılıkların da bir anlamı kalmazdı. Bu devlet, Rum ile Ermeni arasında bir fark gözetmez, onları Türk’ten ayırmayı da aklına getirmezdi. O zamanlar Osmanlı olmak Rum olmaktan önce gelirdi ve Rum olmak Arnavut olmaktan o da Türk olmaktan farklı değildi. Devlete hizmet ettikleri müddetce kim olduklarının önemi yoktu, İslam bile devlet kademelerinde yükselmek için gerekli şart değildi. Osmanlı Toprakları üzerinde yaşayan liyakatli kullar olmak, menzile varmak için birlikte yola çıkanların gerekli tek adıydı.Ermeni de Yahudi de Rumda şansı kabiliyeti ama en fazla aklı yaver giderse paşa olabilir, elçi olarak Osmanlı devletini temsil edebilir, nazır olabilirdi. Ama ne zaman ki Rum’un Rumluğu Ermeninin Ermeniliği Yunanın Yunanlığı Osmanlı olmanın önüne geçti, o zaman bütün dengeler bozuldu.
“Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü “ diyordu üstat. Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı. Onun bugün ve yarın için bize vereceği hızdı aslolan.