Mücadele etmeden, çabalamadan, didinmeden gitmek, bir kurtarıcıya ya da bir efendiye bel bağlamak, kendimizi hiçe saymaktır. Herkesin yaşamı ve yazgısı, kendisi için bir ödevdir.
Ve bu ödev, tarihseldir.
Yaşama karşı: Daha önce hiç adım atmamış gibi bir çekingenlik ve ilk kez adım atıyormuş gibi bir cesaret, hiçbir şey anlamamış gibi boş, bomboş gözler ve çok derin ilk kez keşfetmiş gibi heyecanlı bir baş sallama, ilk kez kuyuya düşmüş gibi bir şaşkınlık, sendeleyiş ve her gün, sanki bir rutin olarak kuyuya düşüyormuş gibi kuyuyu ve düşüşü kanıksayış, ilk kez çile çekiyormuş gibi bir aman dileyicilik, feryat ve günbegün çile çekiyor olmak gibi bir öylesinecilik, ilk kez yük taşıyormuş gibi muazzam bir bel ve omuz ağrısı ve yükün kendisiymiş gibi muazzam bir hafiflik...
"Eh, ne yapalım, o halde öleceğim. Başkalarından daha erken ölecektim, orası aşikârdı. Ama herkesin bildiği gibi, hayat yaşamaya değmez. Aslında, doğal olarak başka kadınlar ve başka erkekler yaşamaya devam edeceklerine, üstelik bu binlerce yıl böyle sürüp gideceğine göre, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi ol- madığını biliyordum. Uzun lafın kısası, bu, gün gibi ortada. Ha bugün olmuş ha yirmi yıl sonra, neticede ölen yine ben olacaktım."