Bir zamanlar, bilginin altın kadar değerli olduğu kadim bir krallıkta, Sissa adında mütevazı bir bilge yaşarmış. Sessiz bir yaşam süren bu adam, günlerini bilmeceler tasarlayarak, hayatın doğasını sorgulayarak geçirirmiş.
Yıllar süren düşüncelerinden sonra, bir gün kralın huzuruna çıkmış ve ona yeni bir oyun sunmuş: Satranç.
Kral, bu oyuna hayran kalmış. Stratejisi, zarafeti ve hayatın karmaşasını simgelemesi onu büyülemiş. O kadar etkilenmiş ki, Sissa’ya şöyle demiş:
“Ne dilersen dile, ödülün ne olursa verilecektir.”
Sissa saygıyla eğilmiş ve tuhaf görünen bir istekte bulunmuş:
“Majesteleri, yalnızca şunu arz ederim: Satranç tahtasının ilk karesine bir buğday tanesi koyun. İkinci kareye iki, üçüncüye dört, dördüncüye sekiz… Her karede, bir öncekinden iki kat fazla olacak şekilde. Tüm 64 kare dolana dek.”
Kral bu mütevazı isteğe gülmüş. “Bu kadar mı?” demiş. “Böyle muhteşem bir icat karşılığında yalnızca biraz buğday mı istiyorsun? İstersen altın verelim, toprak verelim!”
Sissa tebessüm etmiş:
“Hiçbir şeyi arzu etmiyorum efendim. Yalnızca bunu.”
Kral memnuniyetle emri vermiş. Fakat sarayın kâtipleri hesap yapmaya başladıkça, yüzleri solmaya başlamış. Sayılar hızla büyüyordu: İlk başta bir avuç, sonra bir çuval, sonra ambarlar dolusu...
Daha 30. kareye gelmeden gereken buğday, krallığın tüm stoklarını aşmıştı.
Son hesap yapıldığında gereken toplam buğday tanesi sayısı:
18.446.744.073.709.551.615