Tarımın gelişmesi, yerleşik hayata geçiş ve şehirleşmenin yaşandığı yeni dönemlerdeyse fabrika ayarlarımızdan uzaklaştığımız bir sürecin başladığını görüyoruz. İnsanlık olarak esas doğamızdan nispeten koptuğumuz, daha farklı bir düzen kurmaya yöneldik. Yüzyıllar içerisinde sürekli geliştirdiğimiz bu yapay ortamlar içerisine de kendimizi bir şekilde hapsetmiş olduk.
Özellikle son 500 bin yıldır sürmekte olan buzul çağının nispeten daha soğuk dönemlerinde kuzey enlemlere, örneğin Avrupa ve bugünkü İskandinav coğrafyasına dağılan insanların deri renklerindeki açılmanın yanında, daha kuzey enlemlerdeki Eskimoların bedenlerinin ve kol-bacaklarının kısalması bu tip uyarlanmalara örnekler olarak görülebilir. Sıcak iklimlerde uzun boy, uzun kol ve bacaklar avantajlı
iken, soğuk yerlerde bu özellikler dezavantaja dönüşebilir.
Henüz tarımı ve yerleşik hayatı keşfetmemiş olan antik insanın tamamen harekete dayalı bu yaşamı, günümüzdeki insan bedeninin genel yapısına baktığımızda da kendini gösteriyor. Öncelikle dik yürümeye ayarlanmış bedenimiz, uzun mesafeli harekette bulunmak ve etrafı rahat kolaçan edebilmek için bulunmaz bir nimettir.
Milyonlarca yıl boyunca tabiatın bağrında şekillenip bugünkü haline kavuşan bir bedenimiz var. Tüm ayarlarımız da tabiattaki ihtiyaçlarımıza göre şekillenmiş. Fakat günümüzün insanı, orijinal tabiatıyla pek de ilgisi kalmayan garip bir çevrede yaşıyor. Bu bağlamda modern insanın en önemli
sorunlarından bir tanesi de “sedanter” yahut hareketsiz yaşam dediğimiz sorundur.
Her gün aynı şeyleri yemek, her gün aynı şeyleri yapmak bedenimize ve zihnimize pek iyi gelmez; yaptığımız şeyler kitabî olarak bize “iyi geldiği bilinen” şeyler olsa bile.