1000Kitap Logosu
Sinan Canan

Sinan Canan

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
10,6bin
Okunma
1.586
Beğeni
23,3bin
Gösterim
Tam adı
Prof. Dr. Sinan Canan
Unvan
Türk Akademisyen ve Yazar
Doğum
Ankara, Türkiye, 1972
Yaşamı
1972 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve üniversite eğitimini Ankara’da tamamlayarak 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Ardından Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans, aynı kurumun Fizyoloji Anabilim Dalı’nda ise doktora eğitimini tamamladı. Bu süreçte sinirbilimleri ve deneysel epilepsi konuları üzerinde çalıştı. Dr. Sinan Canan, 2010 yılında Fizyoloji Doçenti ünvanını aldı ve Ankara Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nde 5 yıl; Ankara Turgut Özal Üniversitesi‘nde de 1 yıl çalıştı. 2016 Yılından itibaren Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Bilimsel araştırmalarını son yıllarda sinir sisteminde kaotik ve fraktal özellikler konularında yoğunlaştıran Dr. Sinan Canan aynı zamanda Kaos Teorisi, Karmaşıklık, Fraktal Geometri, Doğadaki biçimler, Öğrenme, Lisan ve afazi, Zihin ve Beyin gibi konularda ülke çapında genel dinleyiciye yönelik konferans ve programlar da düzenlemektedir. Dr. Sinan Canan’ın “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” başlıklı bilim ve bilim felsefesi denemeleri tarzında yayınlanmış bir kitabı da bulunmaktadır. Dr. Sinan Canan evli ve üç çocuk babası olup, “hayatın, tek bir işle uğraşmak için fazla uzun; insanın ise, tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna” inanmakta ve bu yönde çalışmalarına elinden geldiğince devam etmektedir…
296 syf.
·
12 günde
·
Puan vermedi
Herkesin Bilebileceği Şeyler ve Biraz da ‘’Rahip Yalancılığı’’ Hemen girişte belirtmek isterim ki, bu kitaba yazacağım incelemeyi daha çok bir zaman kaybı olarak görüyorum. Ama diğer yandan, söylemek istediğim -söylemekten kastım küçük çaplı bazı saldırılardır- noktalar var. En azından bu inceleme, bu kitaba ‘’dışarıdan’’ bakan biri tarafından bu siteye not düşsün diye yazıyorum. Normalde Sinan Hoca, benim düzenli olarak takip ettiğim, konuşmaları az veya çok zihnimin bir yerlerinde kapılar açan bir insandır. Tabi Youtube kanalındaki konsept daha çok soru-cevap üzerinden şekillendiği ve konular daha çok seküler ağırlıklı olduğu için ‘’kendisini’’ gerçek anlamda dışarı vuramıyor haliyle. Ama bu kitap, kanalında bilgece konuşan ve her fikri kucaklar gözüken Sinan hocadan daha farklı bir Sinan Canan portresi çıkarıyor karşıma. Ve bunu, özellikle de bir bilim insanına yakışmayacak bir biçimde ve benim en aşağılıkça bulduğum bir tutumla, bir ‘’hakikat burada’’ savunusuyla yapıyor. İşler bu noktaya varınca da bende birtakım kıvılcımlanmalar meydana geliyor, zihnimin derinliklerinde çelikten parıltılar peydah oluyor. Bileniyorum dostlar, keskinleşiyorum vurmak için ve affım olmayacak... Susadım çünkü şarlatanların canına! Öncelikle hocamız, Müslüman bir bilim insanı olması hasebiyle kitabın çeşitli yerlerinde sürekli İslam'ın bilimi teşvik ettiğini savunuyor. Tamam, iddia etmesinde bir sıkıntı yok. Asıl sıkıntı bundan sonra, tezini gerekçelendirmek için kullandığı ve avamın dahi diline düşmüş safsataları kullandığında başlıyor. Nedir bunlar? ‘’Akletmiyor musunuz’’, ‘’düşünmüyor musunuz’’ vb. ifadelerin sanki insanları bilim yapmaya teşvik etmek için söylendiği savunusu. Ne hayal kırıklığı ama! Yani okumaktan nasibi olmayan bütün bir toplumun tutup da benimsediği bir yalanı Sinan Canan’ın ağzından duyacağımı gerçekten ummazdım. Çünkü birazdan açıklayacağım üzere bu sözlerin bilimle uzaktan yakından alakası yok. Ya Kuranı okumayıp herkesin inandığı bu kulağa hoş gelen yalanı sorgulama gereği duymadan satın almış ya da Kuran’ı okuduğu halde insanların algılarıyla oynamakta sıkıntı görmeyip bilim insanlığından soyunarak sahtekar ruhbanlar sınıfında kendisine son derece ayrıcalıklı bir konum elde etmiş. Peki hangisi? Ne önemi var, iki durum da birbirinden aşağılıkça. Bunun bir diğer versiyonu da yine İslam'ın bir ‘’hoşgörü’’ dini olduğu yalanıdır. Yine cımbızla sadece inananlar için yazılmış birtakım ponçik ayetler seçilir ve yine sadece okumayanların gözlerini büyülemek hedeflenir. Ama inanmayanlara yapılan hakaretleri, küfürleri, tehditleri, en ince ayrıntısına kadar betimlenen işkence tasvirlerini ne hikmetse pek dillendirmezler. Sinan hocam! Hani senin şu bilime teşvik olarak lanse ettiğin ‘’akletmiyor musunuz’’ tarzı ifadelerin yeri burası işte. Bütün tehditleri ve sürekli helak edilen kavimleri bir bir saydıktan sonra hala bana inanmıyor musunuz, bunları akletmiyor musunuz diyerek insanları kendisine ve Muhammed’e kayıtsız şartsız inandırmaya zorlar Tanrı. Yani ‘’akletmiyor musunuz’’ ifadesi bilime, öğrenmeye, özgür düşünceye teşvik eden tatlı bir yönerge değil, tam tersine sizi dar bir inanç kalıbına mahkum eden ve ölene kadar orada zorla tutmak isteyen son derece açık bir tehdittir. Bir de Müslümanların bir diğer yarası ve hassas noktası olan evrim mevzusu var tabi. Tabi şunu en baştan belirteyim, Sinan hoca bir biyologtur ve evrimin varlığını çok doğal bir şekilde kabul eder. Onun itirazı evrimsel sürecin mekanizmasınadır. Yani özetle rastlantısallık-yaratılış tartışması. O, evrimin var olduğunu ama bunun günümüz biliminin iddia ettiği gibi rastlantısal olmadığını savunur. Çünkü sürecin rastlantısallığının bilimsel olarak ispatlanmadığı söyler. Tamam, burada yine en ufak bir sıkıntı yok, eleştirisi benim için de gayet makul. Ama hocanın bunları söyledikten sonra kesin bir şekilde evrimin aslında Allah’ın canlılığı yaratma mekanizması olduğunu savunması, buna delil olarak birtakım ayetler ortaya koyması gerçekten evlere şenlik bir durum. :) Rastlantısallığı bilimsel bir kanıt değil diye reddedip ardından yaratılışı bir hakikat gibi savunmak da nedir yahu? Yoksa yaratılış bilimsel olarak ispatlandı da benim mi haberim yok? Sonra bir de bunların üzerine, evrimin hala tamamlanmamış bir teori olduğunu ve bu teoriye en büyük katkıyı da gelecekteki ‘’yeni Müslüman bilim insanları’nın yapacağını şüphe götüremez bir imanla iddia ediyor. Hani anlayın, yaratılış falan, ah bu hakikatsever soytarılıklar! Zaten kendisine göre çağımızın ennn büyük hastalığı neymiş biliyor musunuz? ‘’Bilimsel ateizm’’miş. :) Yani adaletsizlik, eşitsizlik, açlık, savaş değil de bilimsel ateizm. Vay be… :) Ama bunlar böyledir, sürekli bilimsel ateizm diye kafa ütülerler ama yine bilimsel ateizmin keşifleri sayesinde imanlarını tazelerler. Özellikle son yüzyılımızda yine bilimsel ateizm(!) tarafından ortaya konan kuantum fiziği ve fraktal geometriye Allah aşkıyla bir tutunuşu var ki gören gözler yaşarır. Yahu sürekli bilime laf atıp ama her bilimsel keşif sonrası da biz bunu zaten 1.400 yıl önce demiştik diyerek iman tazeleyen ahmaklıklardan ne farkı var bunun? Tabi daha ele alacağım nice konular var ama çok da uzatmak istemiyorum. Mesela birkaç yerde Cumhuriyet’imizin ilk yıllarına takık olduğunu da açığa vurmadan edemiyor. Devrimlere, tarihin sadece son 100 yıldan ibaretmiş gibi öğretilmesine(?) dertleniyor hocamız... Yahu sen git de derdini önce tarihi sadece İslam tarihinden sonra başlatan, İslam öncesi Türk tarihini de, Anadolu uygarlıkları tarihini de yok sayan dincilere anlat. En basitinden biz bugün Muazzez İlmiye Çığ gibi bir hocayı okuyabiliyorsak bunu sağa sola Müslümanlık satanların icraatlerine değil, Atatürk ve onun eseri olan cumhuriyetin Anadolu’nun en eski tarihlerine kadar uzanan araştırmalarına, açılan üniversitelere ve kürsülere borçluyuz. Yazının sonuna gelirken, son sözleri tabi ki kendime değil, kendi hakikatlerine kutsallıklar atfederek çığırtkanlık yapan şarlatanların en büyük korkulu rüyası olan biricik Deccal’ime, Nietzsche'me bırakıyorum: "Kutsal yalan" - Konfüçyüs'e, Manu Yasalar Kitabı'na, Muhammed'e, Hıristiyan Kilisesi'ne ortaktır - Platon'da da eksik değildir. "Hakikat burada": bu söylenince, orada bir rahip yalan söylüyor demektir...
Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler
Okuyacaklarıma Ekle
184 syf.
·
12 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
İFA
Okuduğum ilk Sinan Canan kitabı. Televizyonda bir söyleşisini izleyerek tanıdığım ve kitaplarını okumaya karar verdiğim bir yazar (Biyolog). Bizlere akıl vermek yerine ışık tutmayı ilke edinmiş bir kişi. Sağlıklı olmak için ne gerekiyorsa, çözümünün; daha rahatsızlık çıkmadan önce bizim elimizde olduğuna ikna oldum. İFA serisinin devamını okuyacağım ve çok keyif alacağımı düşünüyorum.
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 1. Kitap
Okuyacaklarıma Ekle
168 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Kendi Sınırlarımı Aşmaya Çalışıp, Kısa Yazdım. ( Şaka :D )
Arkadaşlar selam. Kitabı incelemeden önce
Sinan Canan
Sinan Canan
hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Sinan Canan’ın onlarca videosunu izlemişimdir, izlemeye de devam ediyorum. Yıllardır uğraştığı bir şey var. Bu uğraşının adı da onun tabiriyle bilimi “halk dilinde” anlatmak. Bunu başarıyor mu? Bence başarıyor. Uzmanlık alanıyla ilgili teknik terimlere giriyor mu? Giriyor. Ancak onu dinlerken, okurken bu terimleri size çok basitçe aktarıyor. Buna dillerin bir tür geçiş hali diyebiliriz. Bilimin dili>Sinan Canan’ın Dili>Halkın Dili şeklinde bir tarif yaparsam sanırım anlaşılacaktır. Sinan Canan, bu noktada bir köprü görevi görürken dili de sadeleştirmiş oluyor. O yüzden onu dinleyenler ya da okuyanlar sohbet havasında geçen bir bilgi alışverişi olduğunu rahatlıkla anlıyor. Peki, Sinan Canan’ın kafa yapısı nasıldır? Standart biri olduğunu sanmıyorum. Herhalde bu ülkede gördüğüm ünlü, yazar, bilim insanı, öğretmen diye ifade edebileceğim en meraklı insanlardan biridir. Bunu da İlber Ortaylı’nın bir entelektüel tanımını yaparak ifade edebilirim. İlber Ortaylı, entelektüelin tanımını yaparken ‘üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişidir.” diye bir ifade kullanmıştır. Sinan Canan da böyle biridir. Gerçekten üstüne vazife olmayan şeyleri de merak edip kurcalayan biridir. Bir biyolog olması değildir onu standart dışı yapan. Onu standart dışı yapan şey bu merak duygusudur. Öğrenme ve öğretme duygusunun çok yoğun olduğu biridir. Zaten bir şeyi anlatırken de ne kadar anladığımızı ve aynı anda da öğrenmeye devam ettiğimizi biliriz. Bu noktada beyni bağdaştırma makinesi gibi çalışıyor :D Bir şeyleri bir şeylere bağlıyor. Anlamlandırmak için uğraş veriyor. Sinan Canan’ı gözlemlediğim kadarıyla eğer denk gelseydik onunla her şeyi konuşabileceğimize eminim. Onu yaptığı işle, ilgilendiği alanlarla, isminin önündeki unvanını kullanarak kalıplara sokamazsınız. Onu kendi ifadesiyle “kadim bilgi” denilen binlerce yıl önce ortaya çıkan kültürel, dini, toplumsal kuralları vs birçok şeyi kurcalarken görebilirsiniz. Videolarını izleyenler bilir. Bazen onu Ateizm Derneği ile yayına çıkarken görürüz. Bazen Kur’an evrimle çelişmez diye tartışmaya girdiği tefsirci bir ilahiyat hocası ile televizyonda görürüz. Bunları inceleme öncesinde anlatmamın sebebi onun kitaplarını okuyacak, videolarını izleyecek kişiler içindi. Onun okuyacağınız kitaplarında, izlediğiniz videolarında size garip, ters, farklı gelen şeylerle karşılaşmanız mümkündür. Anlaşılması güç olan biri değildir. Ezber bozan bir yapısı olduğunu ifade edebilirim. Bunları da farklı bir tarzı olduğunu ifade etmek için söyledim. Yani kafanızda bilader bize uzaylı mı tanıtıyorsun, geç şu incelemeye artık diye bir düşünce oluşmasın :D İnceleme öncesi iki kelam edelim dedik. Kızmayın :D Neyse incelemeye başlıyorum. Öncelikle ifade etmeliyim ki ben bir biyolog, profesyonel bir gözlemci değilim. Uzmanlık alanım falan da yok. Merak ettiğim kitapları okuyorum, anlamaya çalışıyorum. Öğrendiğim şeyleri de yazarak belki fayda sağlarım diye düşünerek inceleme yazıyorum. Yani eğer incelemede yanlış bulduğunuz bir şeyi fark ederseniz lütfen bana yorum olarak belirtin. Eğer söylediğiniz şey mantıklı gelirse bana hem yanlışımı hem de doğrusunu göstermiş olursunuz. Serinin son kitabı olan İfa 3 – Sınırları Aşmak, adından da anlaşılacağı gibi insanların bilerek ya da bilmeyerek içerisinde bulunduğu bazı sınırları tarif ederken bu sınırlar ile ilgili de çözüm önerileri sunuyor. Kitapta çok fazla konu başlığı var. Hepsini tek tek ele almak çok zor ve uzun olur. Zaten kısa incelemelerime bayıldığınız için çok da uzatmak istemiyorum :D ( Hangi kısa inceleme? :D ) Yazar kitapta sınırları tarif ederken ana başlık olarak “Zorlanmayı Bekleyen Sınırlar” diye bir ifade kullanmış. Bunlar da “Biyolojik, Coğrafi, Lisan, Benlik, Psikolojik, Alışkanlık, Bilinmezlik, Bilimsel, Evrimsel” sınırlardır. Serinin çıkış noktası da bence bu sınırları ifade etmek, bizi bir silkelemek, çözüm önermektir. Başlıklara baktığınızda neler görüyorsunuz? Ben girdiğimiz bazı kalıpların genel adlarını görüyorum. Bunlardan birkaçını ifade etmeye çalışacağım. Coğrafi Sınırlar: Coğrafi sınırlar derken neyi anlıyoruz? Hepimizin aklına bence en başta İbn-i Haldun’un meşhur cümlesi “Coğrafya kaderdir” cümlesi gelir. Gerçekten böyle midir? İbn’i Haldun 1332’de doğup 1406’da hayatını kaybetmiş biridir. Bu cümleyi kurduğu döneme bakarsak haklı gibi duruyor. Şu an öyle mi peki? Ben halen bir noktada haklı olduğunu düşünüyorum. Ancak imkânlar, şartlar, dönem gibi değişkenlere baktığımızda eskisi kadar da bir kader mahkûmiyeti yoktur. Evet, bence doğru ifade kaderine mahkûm olmaktır. İstisnalar dışında ve imkânlar dâhilinde doğduğun coğrafyanın şartlarını da zorlayarak başka bir şeyler yapabiliyor, istersen değişebiliyorsun. Bu şartlar sadece doğduğun coğrafyadaki insanlarla da ilgili değildir. Bazen coğrafi bir şekil, bitki örtüsü, kuraklık ya da yağan yağmur bile senin şartlarını etkileyebiliyor. Atıyorum, çiftçi olmak istemiyor ve başka bir şey yapmayı istiyorsun. Değişmeyi, farklı bir şeyleri yapmayı istemen bile ilk olarak para, eğitim gibi şeylere takılabiliyor. İhtiyaç duyduğun para, kaliteli eğitim gibi şeyleri elde etmek için bile ilk başta verimli bir tarım arazin, ürününe göre aldığı yağış, ektiğin tohum, elektrik, su gibi gereksinimler için devlet desteği gerekiyor. Coğrafi sınırlara bu noktadan da bakabiliriz. Eğer bu ihtimaller dışında kaderimizi değiştirebilecek imkân ve şartlar var ise bunu aşmamız gerekiyor. Değişim için bu şarttır. Yazarın bahsettiği coğrafi sınır da aşılabilir olup olmamasıyla ilgilidir. Lisan Sınırları: Hepimizin tahmin edebileceği gibi dil bilmemek bir sınır olarak ifade edilmiş. Yazar teknoloji ilerledi, artık dil bilmenin bir numarası yok, çeviri programları yetiyor diyenleri de bu noktada eleştiriyor. Dil bilmek cidden çok önemlidir. Ben şahsen öğrenmek için yollar arıyor, denemeler yapıyorum. Dil bilmemenin eksikliğini her gün hissediyorum. Okuduğum bazı kitapların kaynaklarında yabancı siteler, makaleler oluyor. Gidip bakıyorum ve çeviriden yeterince anlayamıyorum. Birebir çevirse bile yetmiyor. Yazarın düşünce yapısına biraz hâkim olmak gerekiyor. Günlük konuşmaları da bilmek gerekiyor. Mesela ironiyle yazdığı bir şeyi çevirirken ne alaka diyebilirsin. Bazen yabancı dil bilen arkadaşlarıma hangi dilde düşündüklerini sorarım. Ana dili dışında düşündükleri için bunun nasıl hissettiklerini bana aktardıklarında farklı bir bakış açısı da öğrenmiş olurum. Bu tip şeyleri aşmak, deneyimlemek için dil öğrenmek gerekiyor. Alışkanlık Sınırları: Yazar beynin en iyi öğrenme sisteminin belirsizlik sonucunda oluşan olası çözümleri bulmak olduğunu söylüyor. Rutin olarak yaptığımız, sıkça tekrar eden şeyler bir noktadan sonra otomatik bir eyleme, davranışa dönüşüyor. Bu da beynin üretkenliğini azaltıyor. Yazar buna örnek olarak da bir işin ilk öğrenmeye başladığıyla uzmanlaşması arasındaki farkı veriyor. Bir işi ilk öğrenmeye çalıştığımızda belirsizlik içerisinde oluruz. Bu belirsizlik hali devamında çözüm aramayı, sonrasında da çözüm üretip hayata geçirmeyi izler. İşi öğrendikten sonra zamanla uzmanlaşırız. Uzmanlaştığımız zaman yaptığımız hareketler rutine bağlanır. Çünkü artık işi öğrenmişizdir. Bu noktada beynin öğrenmesi, üretkenliği azalır. Yazar bu alışma halini bir alışkanlık sınırıyla tarif ediyor. Ben de yazara bu noktada katılıyorum. Buna araba sürmek de örnek verilebilir. İlk öğrenmeye çalıştığımız zaman oldukça konsantre, heyecanlı oluruz. Aynı anda elimiz, ayağımız, gözlerimiz, birçok organ ve uzuv çalışmak zorundadır. Senkronize hareketler etmek durumundayızdır. Neredeyse hataya yer yoktur. Dikkatsizlik yapmamak için ekstra çaba sarf ederiz. Ama ustalaştığımızda bu da rutine döner. Eski heyecan artık yoktur. Araba sürmeye de alışmış oluruz. Tabii bu alışma durumu hep de dezavantaj sayılmaz. Eğer bu alışma ve otomatik olarak hareket etme durumu olmasaydı uzmanlaşma durumu zorlaşırdı. Uzmanlaşmaya çalışırken dikkat, heyecan hep aynı şekilde ilerlediği için bence aşama kaydetmek zorlaşırdı. Özetle beyni geliştirmek, diri tutmak için belirsizlik hallerine sıkça sokmak gerekiyor. Yoksa uyku ve rutin haline dönüyor. Üretkenliği azalıyor. Daha fazla uzatmadan özetlemeye çalışayım. Yazarın kitapta aktardıkları yukarıda bahsettiğim sınırlardan ibaret de değil. Yazar öncesinde bunun bir ön hazırlığını yapıyor. İnsanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak maruz kaldığı sınırlara dikkat çekmeye, çözüm önerileri sunmaya çalışıyor. Bu sınırları aşmak için de bakmak da fayda var diye düşünüyorum. Bence bu seriden önce
Değişen Beynim
Değişen Beynim
kitabını okumanız daha doğru olacaktır. Bu seriyi okurken sıkça bu kitabını kaynak gösteriyor. Diğer bazı kitaplarını da kaynak gösteriyor da bu kitap kadar değil. Kitabı ben okumadım ama keşke okusaydım dedim. Okumasanız bile kaynak gösterdiği sayfalara bakmak için kitabı yanınızda tutmanız daha doğru olur diye düşünüyorum. Kafasında bu seri sırayla mı okunmalı diye soru işaretleri olanlar olabilir. Serinin sırasıyla okunup okunmaması için de yazar ilk kitabının girişinde şöyle bir şey diyor: “ Hacmi nedeniyle üç ayrı kitapta ele almaya gayret ettiğim konular birbirleri ile bağlantılı olmakla birlikte müstakil olarak da okunabilecek özelliğe sahip. Öte yandan İnsanın Fabrika Ayarları’nın bir bütün halinde anlaşılması, konuya ( yani kendimize) bütüncül bakabilmemiz için tavsiye edebileceğim en iyi seçenek.” Açıklamaya göre size en mantıklısı hangisi geliyorsa ona göre okursunuz. Bir de bu serinin kişisel gelişim türünde bir seri olmadığını ve Sinan Canan’ın da kişisel gelişim uzmanı olmadığını ifade etmemde fayda var. Okurken biyolog olduğunu unutmayın. Son olarak yazarın bize bir de uyarısı var. İncelemeyi bitirirken bu uyarıyı da aktarmış olayım. Bu kitapta ve okuduğunuz her şeyde yazılan her şeye de kurcalamadan inanmayın diyor: #105015700 Buraya kadar incelemeyi okuyanlara teşekkür ederim. Kitabı da okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar dilerim.
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 3. Kitap
Okuyacaklarıma Ekle
296 syf.
·
13 günde
·
10/10 puan
Öncellikle belirtmek isterim ki Sinan Canan’ın benim dünyamda ki yeri çok ayrıdır. Bu durumla birlikte bu nacizane kitabını sindirirerek, yavaş yavaş okumuş bulunmaktayım. Kitabın içeriğinde en çok beğendiğim hussuslardan biri bilimi tek bir kalıba sokmayıp, çeşitli alanlara dağıttarak yazmış olması insanın bir çok merakını giderir mahiyettedir. Aynı zamanda çeşitli alanlarda fikirlerini, görüşlerini uygun bir dille okuyucuya sunmuştur. Sayfaların her birinde okuyucunun zihniyle oynayıp, bir çok konuda okuyucuya soru sorarak, derin düşüncelere daldırarak ufak bir deneme tadıda vermiştir. Kitapta okuyucunun anlayabileceği ve sıkılmayacağı bir yazı dili kullanmış olmasıda güzelliklerinin arasında gelmektedir. Aynı zamanda kitapta yer verdiği görsel şölende insanın kaçırdığı ve sıradan olarak gördüğü yaşamında ki parçaların derinliğini daha net anlamamıza olanak sağlamıştır. Kitap hakkında yazacağım çok fazla şey var fakat bir sonraki okuyuculara çok fazla bilgi vermek istemiyorum. O sebeple incelememi tadında bırakarak kitapta bulunan Derek Rydall’ın “Biz dünyaya bir şey almak için gelmedik. Biz buraya tüm gizli gücümüzü uyandırmak ve bu boyutu ilahi ışıkla doldurmak için geldik. “ sözüyle sonlandırıp okumanızı büyük bir ısrarla tavsiye ediyorum.
Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler
Okuyacaklarıma Ekle
184 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
Yazarı Tedx konuşmalarından ve Youtube kanalı olan açıkbeyin üzerinden konuşmalarını dinleyerek tanıdım. Yazar kendisini profesyonel meraklı olarak tanımlıyor. Olabildiğince öğrenmeye ve öğrendiklerini aktarmaya çalıştığını söylüyor. Kendisini çok kısa süredir tanısam da çok ilgiyle takip ediyorum ve edeceğim. Kitap çok öz bir şekilde nasıl bedenimizi sağlıklı kılabileceğimizi anlatıyor diyebilirim. Anlatımı yeterince basit açıkçası ben çok daha akademik bir kitap olacağını düşünüyordum. (Zaten Sinan Canan'ın en çok bu yönünü seviyorum sanırım, anlaşılır olması...) Diyetlerle, ilaçlarla, açlık oruçuyla gereksiz çok fazla yolla sağlıklı olmaya çalıştığım onca denemeden sonra ben de yazarın bahsettiği IF(aralıklı oruç) ile tam olarak sağlıklı hissettiğimi söyleyebilirim. Sadece bu mucizevi bir şekilde sağlıklı olmanızı sağlamıyor tabiki, öncesini, nedenlerini canlılık oluşumunda günümüze kadar sıralı bir şekilde anlatılıyor okumak isteyenler için. Daha önceleri de bu konuda birazcık araştırdığım için aşina olduğum konular olsa da birçok açıdan aydınlatıcı oldu benim için diğer kitapları ve serinin devamını da en kısa sürede okurum umarım. İyi okumalar, merakla kalın .
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 1. Kitap
Okuyacaklarıma Ekle
192 syf.
·
4 günde
·
10/10 puan
Günlük ilişkilerimizde, isteklerimizde, amaçlarımızda tek bir motivasyon kaynağımız var, başkaları. Etrafımızdaki insanlardan ne kadar şikayet etsek, ne kadar sinir bozucu olduklarını düşünsek bile maalesef bu insanlara bağımlıyız. Yani ünlü düşünür Yıldız Tilbe'nin de dediği gibi " Hepinizden nefret ediyorum, ama yalnız da canım sıkılıyor". Her şeyin karşılığıyla var olduğunu biliyoruz, işte bu insanlar da bize nasıl olmamalıyız bunu öğretiyor (Allah razı olsun). Sürekli her şeye bir anlam verme ve etiketleme bağımlılığına yakalanmışız ama kurduğumuz bu ön yargılar aslında sandığımız kadar kötü degil. Mesela zihnimiz bir konu hakkında peşin hüküm verirken, düşünüp ayrıntıya inmemiz gereken durumlar için bize enerji tasarrufu sağlıyor. Yani kısa ömrümüzde uğraşacağımız işe daha cok zaman ayırabiliyoruz. Zaten yaşamaya bir türlü doymuyoruz, yasımız kaç olursa olsun ( melankolikler için söz meclisten dışarı) . Bunun sebebi insanın zaten kısa bir ömrünün olmasının yanında, yaşadığı "an" ı fark etmeden yaşayıp konunun " işte geldik gidiyoz"a dönmesi olabilir mi acaba? - Kesinlikle! "Şimdi" yi yaşamadığımız için ya geçmiş hakkında ya da gelecek hakkında kaygılanıyoruz sürekli. Bu stres hali Vücudumuz için tehlike var uyarısı veriyor ve hiçbir şeyden tat almadan sürekli bir tehlike beklentisi içinde kalıyoruz. İnsanların sevdiği şeyi yaparken transa geçtiği zamanlar çok az. Tüm çalışma hayatımızı emekliliği bekleyerek geçiriyoruz ve emekli olunca dönüp geriye baktığımızda - yani emekli olanlardan duyduğumuz kadarıyla diyelim - hiçbir şey yapacak enerji bulamıyoruz. "Soul" filmindeki gibi, insanların tutkuyla yaptığı, emekli olmayı istemediği, o işi yaparken pembiş bulutlarda olduğu, anın tadını çıkardığı zamanlar stres düzeyimizi azaltıyor. Ertelemek, sürekli geleceği veya geçmişi düşünmek, endişe etmek bizi hasta ediyor. Daha sağlıklı olmak için - her anlamda - şimdiki zamanı genişletebileceğimiz bir tutkunun olması, stresi azaltmak, kendimizi dinlemek bizi iyileştiriyor. Emekli olmayın! İYİ OKUMALAR...
İFA: İnsanın Fabrika Ayarları 2. Kitap
Okuyacaklarıma Ekle
346 syf.
·
9 günde
·
9/10 puan
Sinan Canan; medyada yer alan, YouTube'yi ve TV programlarını iyi kullanan, görüşlerini akıcı şekilde eee, ııı, üüü diye takılmadan anlatan, incelemelerini bilimsel temel üzerine dayandıran akademisyen olup kibir taşımayan bir yazar. NE var ki EN önemli özelliği sade ve akıcı bir dil kullanması. Bu kitapta da örnekler ve yaşanmışlıklarla beynimizi bize tanıtıyor. Akıştan bahsettiği kısımlar dikkat çekici, kitapta sanatsal çabanın sonuçlarını, hormonların etkilerini, beynin hangi kısımlarının hangi işlevlerde etken olduğunu, hangi bilgilerimizin yanlış olduğunu, beyin plastisitesini ve daha pekçok konuyu basit şekilde anlayacak, hayatınızın anlamını ararken biyolojik ve fizyolojik olarak sizin en önemli aygıtınız olan beyninizi yakından tanıma fırsatı yakalayacaksınız. İmbik imbik süzülen bilgilerin altını çizerek, sonraki zamanlarda da dönüp bakacağımız enfes bir çalışma, tebrikler Sinan hocaya
Değişen Beynim
8.7/10 · 1.229 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.