"Bunca zaman, herkesin
beni sevmesi için kendimi düzeltmem gerektiğini düşündüm,
oysa yapmam gereken kendimi sevmekti." Gözyaşlarını
siliyor ama akmaya devam ediyor. "Sana beni sevmeni
istediğimi söyleyemem çünkü karşılığında sana hiçbir şey
vaat edemem. Kendime bile bir söz veremiyorum."
Sanki biricik görevi buydu aynanın, bizi olabileceklerle
ve bir türlü olamayanlarla yüzleştirmek her seferinde.
Gitmekle dönmek bir değildi; gitmekte ferahlık, umut,
ihtimaller vardı. Dönmek ise hep bir kabuldü, boyun
eğişti.
"Elbette annemin ölümü
benim suçumdu. Her annenin ölümü çocuğunun
suçudur. Bunu hem anneler hem çocukları bilirler.
Annelerin hayatları boyunca çocuklarına defalarca,
“Sen beni öldüreceksin!” demeleri bunun peşinen
kabulündendir.
Bir anneye sarhoş bir sürücü de çarpsa,
kocası yıllarca dövdükten sonra bir gün öldürse de,
kadın amansız bir hastalığa da yakalansa, fail aslında
hep çocuktur. Anne doğurduğu andan itibaren ölmeye
başlar, çünkü o ölmezse çocuğu yaşayamaz. Bunu her
doğuran bilir. Ağzı söyleyemez belki, ama rahmi bilir,
memeleri tanır, kemikleri hatırlar.
Bazı hayvanlar
reddetmez bu bilgiyi, hayatta kalmak için doğurdukları
yavruyu yerler umursamazca.
Kendi hayvanlıklarının
inkârıdır insan annelerini böyle usul usul öldüren."
Bayramdan bayrama,
bize değil de misafirlere açılan bir müze gibi dururdu
salon evin orta yerinde. Kendimiz için değil, başkaları
için yaşadığımızı o zaman öğrenmiştim.