Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerini okuduğumda, her iki eserin de yalnızca edebî değil, aynı zamanda düşünsel ve tarihsel birer belge olduğunu fark ettim. Ziya Paşa’nın 1869 yılında kaleme aldığı metin, yoğun bir siyasi eleştiri içerirken; eleştirel bir ütopya olarak, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan nasıl çıkabileceğine dair zihinsel bir tasavvur sunar. Rüya kurgusu üzerinden, aslında dile getirilemeyenlerin ifade edilmesi sağlanır. Eğer Ziya Paşa, bu düşüncelerini doğrudan söyleyebilseydi; yanlışların düzeltilmesi, doğru bir yönetim anlayışının kurulması ve devletin daha iyi bir geleceğe yönelmesi mümkün olabilirdi. Onun zihnindeki ütopya, bir anlamda gerçekleşememiş bir ihtimalin edebî karşılığıdır.
Namık Kemal’in 23 Nisan 1872’de kaleme aldığı “Rüya” ise daha farklı bir çizgide ilerler. Bu metin, yalnızca bir eleştiri değil; aynı zamanda açık bir ütopya tasviridir. Hürriyet kavramı merkezde yer alır. Hürriyet perisi aracılığıyla anlatılan bu metinde, özgürlüğünü başkalarına teslim eden bir toplumun nasıl geri kaldığı ve çürüdüğü gösterilir. Buna karşılık, özgürlüğüne sahip çıkan bireylerin oluşturduğu bir toplumun nasıl ilerlediği; bilimde, ilimde ve refahta nasıl yükseldiği tasvir edilir. Bu yönüyle Namık Kemal’in metni, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide, ütopya türünün en erken ve en belirgin örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Ancak dikkat çekici olan bir başka mesele de şudur: Bizler Thomas More’un “Ütopya”sını, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ni biliyoruz; fakat kendi edebiyatımızda bu türün erken örnekleri olan Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerini yeterince tanımıyoruz. Bu durum, yalnızca bir bilgi eksikliği değil; aynı zamanda kültürel bir yönelim sorunudur. Yabancı edebiyatlara gösterilen ilgi ve değer, çoğu zaman