“Hepimiz deli doğarız, bazılarımız öyle kalır” demişti Samuel Beckett . Peki insan neden aşık olduğunda, bebekliğindeki deliliğine ve/veya çaresizliğine geri döner? Aşk, kendini bir başkasının insafına bırakmaktır çünkü. İçindeki muhtaç, içindeki aciz, içindeki zavallı açığa çıkar o teslimiyette.
Anne kucağından yeryüzüne inerken, inişin kendisine isyan ettiysen eğer; anneyi tırnaklarınla parçalamak pahasına anneye yapıştıysan, aşık olduğunda ötekinin içinde eriyip yok olmakla, tırnaklarını tekrar çıkarıp ötekini yok etmek arasındaki metcezirde savrulur gidersin.
Anne kucağından yeryüzüne inerken kendini kandırdıysan; herkes gibi olmadığına, sıradan bir fani gibi çıplak ayaklarınla taşa toprağa basmayacağına ikna ettiysen kendini; yakın olmak istediğin, varmak, tutmak, sevmek istediğin tek şey mesnetsiz benlik idealindir. Bu ideal çoğu zaman şan, şöhret, üstünlük fantezileriyle şekillenir. O vakit ne sevebilir, ne de sevgiyi şükranla kabul edip kendine katabilirsin. Kendi yarattığın fantezinin güdümüne ve tabii sana o fanteziyi vadedenin insafına kalırsın