Kazanç-Kâr-Mülkiyet temelleri üzerine kurulu bir toplumun, sahip olmak eğiliminde bir sosyal karakter yaratacağı kesindir. Bu davranış biçiminin yaygınlaşıp, çoğunluk tarafından kabul edilir olmasından sonra, toplum dışına atılmaktan ve yalnız kalmaktan korkan bireyler, kendilerini çoğunluğa uydurmak zorunda hissetmektedirler.
Kültürümüzde yaygın olan 'açgözlülük' mantalitesini değerlendiren toplumlarımızın yönetici güçleri, insanları motive etmenin tek yolunun mükâfatlardan, yani maddesel çıkarlardan geçtiğini ve dayanışma ile fedakârlığa hazır oluş gibi duygusal çağrıların pek bir yankı yapmayacağını düşünüyorlar. Bu nedenle böyle çağrılara savaş zamanları dışında pek rastlanmıyor. Böylelikle de insanlar, daha olumlu sonuçlara varabilme şanslarını yitirmiş oluyorlar.
İnsanları etkilemek için tek (ya da en iyi) çarenin, onlara rüşvet vermek olmadığını anlayabilmek, temelden değişmiş bir sosyo-ekonomik yapıya ve yine tümden yenileşmiş bir insan anlayışına dayanıyor.