Ne olursa olsun, bildiklerim arasında boşluklar vardı ve ben cevapsız sorulardan nefret ederdim. Onlar , arkamda kapatmak istediğim açık birer kapıydılar.
Aşk da tıpkı tanrıça gibidir; yani muhteşem bir yanılsamadır. Öncelikle erkeklerin icadıdır. Erkeğin de açmazı budur işte. Bir yandan kadın kendine ait olsun diye aileyi kurar, öte yandan gözü komşunun karısında kalır. İlyada’daki Paris’in Helen’i kaçırmasını anımsayın. Ama kadınlar için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dönemde pek çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak evine hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşusunun kocasında, oğlunda kalmasından daha doğal ne olabilir? Ama bu istek yasaktır, günahtır, ayıptır, işte aşk bu ulaşılmazlıktan doğar. Aşk ulaşamayacağın birini abartarak, onun kafasındaki ideal kişi olduğunu sanarak tutkuyla bağlanmaktır. Aradaki engeller ne kadar artsa bu yanılsama o kadar tutkulu olacaktır. Nasıl tarih öncesi atalarımız doğum olayını çözemediği için kadınlardan tanrı yaratmışsa, biz de yolumuzun kesiştiği birini yaşamamızın vazgeçilmez kişisi sanarak, neredeyse ona tapınmaya kadar varan bir bağlılık yaratmışız. Kanımca aşk, o ilkel abartma duygusunun günümüze kadar gelmiş halidir.
“İnanç” dedi Esra duygusal ama ne söylediğinden emin bir sesle , “Bazen insanların gözünü kör ediyor. Farklı olana hoşgörü gösterilmesini engelliyor. Kendinden olmayanların ölümünün , yok edilmesinin doğal, hatta gerekli bir olaymış gibi gösteriyor. “