Bütün gerçeklikler elimden birer birer uçup gitmişti. Tutunabildiğim.
Artık kendi kendimi acıtabilmeyi, kanatabilmeyi ve kirletebilmeyi ustalıkla öğrenmiştim.
Kendimi o en dip karanlığa batırmayı…
Ah orda kendime acımam, en çok bu kısımda haz alıyordum.
Orada nefes almayı bile mümkğn kılmıştı kendimi aldatabilme yeteneğim.
Bana sorduklarında ne diyecektim son sözlerimde?
“Beni siz öldürdünüz” mü?
Celladımın kendim olduğunu bile bile…
Belki de bu, benim hayata ve insanlara karşı manifestomdu:
Bir kadın öyle değil, böyle yok edilir.
Böyle parçalanır.
Kahretsin herkes o kadar berbat ve beceriksizki bunu da benim yapmam gerekiyordu.
Zaten hep böyle olmamış mıydı?
Hayatta kalmayı da, taşımayı da, susmayı da ben kendi kendime öğrenmemiş miydim? Tüm planlamaları.
Beni kırıp dökebilmeleri için, yavaş yavaş öldürmeleri için şu aptal ben değilmiydim kendimi altın tepsi de onlara sunan?
Öyleyse neden yok oluşumun inşası da benim ellerimden çıkmasındı?
Olan bu değilmi? Tükeniyorum, tok oluyorum,
Ahlak, yasa, kural, masumiyet adına ne varsa hepsini ayaklarımın altında ezen, ellerimle öfkeli bir şekilsizlükle ben yoğurmadımmı?
Ama yine de…
Tüm bu savaşsızlığın içinde, ruhumla oyun oynayan şeytanları izlerken, cılız bir ihtimal dolaşıyordu aklımda.
Belki de Sevda’nın yeniden doğabilmesi için bugün ölmesi gerekiyordu.
Belki dönüşüm gerçekten böyle bir şeydi.
Sonra kabuk değiştiren böcekleri düşündüm.
Acının evrilişindeki o masum kelebekleri…
Bu mümkün olabilir miydi?
Yeterince tüketebilirsem kendimi,
yeterince kirlenebilirsem…
Ruhumu öldürebilirsem, kalbimi susturabilirsem…
Yeniden doğabilir miydim?
Bu ihtimal; kirlenmiş bedenimde, balçıklaşmış ruhumda ne kadar eğreti dursa da…
Yine de bu ihtimal cüzzamlı yaralarımın arasından sızan küçücük bir ışık gibi umutlu geldi