Daha 18'dim ve iki ayrı yakanın iki ayrı insanıydık biz. Düşünsenize istanbulu böldüler ikiye o yıl, bir tarafında o , diğer tarafında ben. O ayaklanmanın ilk günü ben olmamam zaman da olmamam bir tarafta kalmıştım. Oysa tam yanıbaşımdaydı. Kolları devasamıydı gerçekten, cüssesi ne kadar kocaman olabilirdi ki? Ama saçlarımın fönü bile bozulmamıştı neredeyse. Babamın prenses kızı, annemin şımarığı gibi çıktık o cendereden. Hemde geri dönmesi gerektiği halde. O gün beni Alim Abiye teslim ederken o örgü neyse örülmüş olmalıydı. Ben evime döndüm ve bir daha ogün ki yazışmalarımızdan sonra haber alamadım ondan. Mine onun anarşi eylemlerin sorumlularından olduğundan uzun uzun bahsettiyse de çok kez unuttum hepsini. Hatırlamak istemedim. Çünkü bu aşktı. İlk Aşk.
Ve o düşman bölgedeydi tamam. Asya kabul edip gidebilirdi, gidebilirdim. Ama bunu kalbime nasıl anlatacaktım? Ben dizlerimin kanadığını bilmeyen, acıyla tanışmamış Asya ölümsüz bir aşka tutulmuşken nasıl yüzleşebiliridim bu ayrılıkla. O gün ne pahasına olursa acıyı reddettim. Vazgeçmedim.
Onun bir gün benden vazgeçebileceğini her zerremle hissettiğim halde. Belki de asıl korkak ben değildim. O yıllar sımsıkı tutunmam gerektiğini bilseydim tutunurdum hayata, aileme. Çünkü daha zor yıllar 2030'lardan sonra gelecekmiş. Nerden bilebilirdim ki.
Ölümsüz Aşkların Koskoca bir Ulusun gölgesinde kalacağını. Bir Milletin kaderinin benim kalbimin üzerinden geçmesini gerektiğini.
Vatan!
Bedel isteyen bu duyguyu anlamasam, idrak etmesem de, savaşsızlık üzerine çıktığım her yolda en çok kaybeden oldum. Tuhaftı, savaşa en karşı olan ben, koskoca savaşta tek yenilen gibiydim. Seyyit abim haklı çıktı o gün söylediklerinde.
"Birgün etinle kemiğinle savaşmayı isteyeceksin Asya. Bir gün gerçekten anladığında sen savaşmak