Yapımıza, kan grubu tartışmalıysa da, yaraşır bir davranış biçimi gerekiyor idiyse; hep-hiç kesişmesinin önlenemeyeceği, bu iki göreli kavramın er geç birleşecekleri gerçeğini, doğanın ertelenemez kuralını göze alarak iki uçtan birine, daha doğrusu ‘tek’e hemen, zamanında karar verebilmeliydik. Aklın sonsuzda sınırlanması, kendini bilmesindeki sınırlılık değil midir?
“Birbirimize mi ağlamalıydık? Altta kalanın canı çıksın çarkının kısır döngüsüne hep birlikte katkımızın aymazlığına, bireysel, dönek mutluluğumuzun soysuzluğuna, bile bile körlüğümüzün sıkılmazlığına boğalar gibi kızıp, çılgına dönsek de, elleri böğründe kalakaldığımız için boğulmalı değil miydik hıçkırıklara?”
“Evet, sabâh olacaktır, sabâh olur, geceler
Tulû-i haşre kadar sürmez; âkıbet bu semâ,
Bu mâi gök size bir gün acır; melûl olma.
Hayâta neş’e güneştir, melâl içinde beşer
Çürür bizim gibi... Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!”