Bir hikaye yazmaya oturacağım bir gün. Kendi kalemimle. Kendi hikayemi değil. Masa lambam olacak çünkü; gece olacak. Gündüz yaşanır yazılsın diye gece. Güneş ay'ın şavkını bilmez ayın şavkı seni.. Ama ben yazacağım, yaşadığını. Dünyadan geçişini. Gelişini bilemem. Ama geçerken gördüm seni. Sen avuçlarının içinde tellendirirken zamanı ben oturup seni izledim. Ürperdim. Yerle gök arası değilsin, gelirken de olmamışsın belli geçerken de olmayacaksın. Göğsünün en orta yerinde bir kara kutu. Kurusu bile değmemiş birbirine yaşın cayır cayır yandığı o orta yerde. Sardığın ve sardığını sandığın her şeyin acısıyla bu yüzyılda ödeşmek bedeline kömür karmışsın. Karışsın yeryüzünün tüm insanlığı(!) Yakışır. Yakışacak çünkü tam bir kara karanfil var olacak... Ömrüne açmış üç çiçekten biri... Uyanacak ve olduğu an utanacak sen de biliyorsun. Bildiğini bildiğim için seni yazıyorum. Hikayen gökten elmalar düşmeden çocuklara bahşedilecek. Çocuklar... Bir onlar anlar seni de anlamaz ömrünü, kılı kırk yararcasına üstüne serdiğin sofra bezleri. Bahşedilmeyi sen istemedin. Yine de buna razısın görüyorum. Gözlerini çeperleyen kirpiğinden aldığım yetkiye dayanıyorum. Uyumuyor ve uyanmıyorsun. Bekliyorum ağır aksak çıkılan merdiven başlarını. Damarlanmış kalbinin her bir duvarına çarparak ölmekten korkuyorsun soluk almak dediklerinden. Oysa çatlatacak kadar kaldırımları var kalbinde korktuğun her şeyden.. Güneş batacak aldırma ben yazıyor olacağım ve sen cesur kalacaksın yine de benim kalemimde. Yalnız olmayacaksın. "Tek ama asla yalnız değil" kalacak gözlerin hikayemde. Mor bir sayfa ayırdım bileklerimden artırdıklarımla. Çok yakışan şeylerin en başında gibi çok yakıştı sana. Gerçekten dediğin şeylere daha dikkatli yaklaşacak kadar gerçeklere baktım yakından. Baktım. Yoktular. Hiç. Sen