Gül

O [Kreutzer Sonatı], kıskançlıktan bahsediyordu. Kadınlara, modaya, müziğe, toplum hayatının baştan çıkarıcı unsurlarına lanetler yağdırıyordu. Sadece bir şeyden bahsetmiyordu: Hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir toplum düzeninin ruhsal huzuru garantilemediğinden, bunu ancak ve sadece kendi kendimize bizim garantileyebileceğimizden. Nasıl mı? Arzuları ve kibri yenerek. Bu mümkün mü? Neredeyse imkansız. Belki daha sonra, hayatın çok sonraki bir evresinde. Arzular o zamanda duruyor ama içlerinden o öfke ve hırs dolu sahiplik iddiası çıkıp gidiyor. Her özlemin ve her doyumun içine umutsuzluk ışığı salan o heyecan ve bıkkınlık buharlaşıyor. Bilirsin işte, insan yoruluyor. Ben bazen yaşlılık kapıya dayandı diye neredeyse seviniyorum. Bir şişe kırmızı şarap ve eski arzulardan, hayal kırıklıklarından bahseden bir kitapla sobanın başına oturacağım yağmurlu günleri özlemle bekliyorum.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Deliliğin açıklaması yoktur. Hemen her hayata bir kez olsun girer ve belki de üzerinde hiç böyle bir gönül fırtınası esmemiş, temelleri hiç böyle bir depremle sarsılmamış, çatılardaki tuğlaları söken, mantık ve edebin o zamanla dek düzen içinde tuttuğu her şeyi uğuldayarak yerinden oynatan bu tür bir hortum atlatmamış bir hayat, evet, belki de böyle bir hayat acınasıdır.
Ağır bir havaya bürünüp gereksiz unvanlar ve etiketler koleksiyonu yapmaya başlarlar. Asil ya da ekselans olmak için her şeyi yaparlar. Bir nişan ya da ek bir unvan elde etmek, başkan yardımcısı, gerçek bir başkan ya da fahri başkan olmak için zamanlarını karmaşık diplomatik girişimlerle geçirirler. Bütün bunlar yalnızlıktır. Hani mutlu halkların tarihi yoktur denir ya, mutlu insanların da unvanı, fahri görevi, dünyevi bir rolü yoktur.
Biliyorum, yalnızlığı düşünüyorsun. Atmosferin yer küreyi sarması gibi bütün yaratıcı insanları saran o derin, yoğun yalnızlığı. Yaratacak bir şeyi olan, yalnızdır.
Sanki yeryüzünde mutluluk dondurulmuş. Ateşi ara sıra şurada burada birkaç saniyeliğine parlar gibi oluyor. Ruhumuzun derinliklerinde, vazifenin aynı zamanda zevk, gayretin hoş ve anlamlı olduğu neşeli, güneşli, oyunbaz bir dünyanın anısı yaşıyor.