Bütün Habersiz Dağlara!
Dağ olduğundan habersiz,
Fırtınalara karşı koruyacakken bizleri,
Kendi dumanıyla, sisiyle meşgul dağlara!
Gecenin en karanlığında sırtımızı dayayacakken yüceliğine,
Bizi görmeyen dağlara!
Ya da gördüğü halde dağlığına yakışmaz diye, töre diye mesafeli umarsızlığına!
Sizin yüzük var mı parmağınızda.
Yoksa siz de yakut bir yüzük gibi çıkardınız mı parmaklarınızdan babanızı.
Sabahları pişman olarak taktınız mı tekrar parmağınıza. Yargıladınız mı çocukluğunuzdaki baba özlemini?
İlk önce idamına karar verdikten sonra,
sonra bağışladınız mı?
Küçük olan siz olduğunuz halde, bir dağı affetmenin yüceliğini hissedip geçmişe bir sünger çektiniz mi?
Kimseyi üzmek, yaralamak değil istediğim.
Bilmiyorum;
Sizin babanız var mıydı?
Ya da hiç babanız oldu mu?
Ya da babanız öldü mü?
En çok ihtiyaç duyduğunuz anlarda yanınızda mıydı?
“Geçmişten gelen pörsümüş bir damarla besliyordum öykülerimi ve yaşlı doğuyordu hepsi.
Göbek bağını taşla eziyordum, kopmuyordu,” diyordu yazar.
Bize öykülerinin ve göbek bağının nereden doğduğunu anlatırken, ilk önce kendi içinde uzun bir sorgulama yaşadığını görebiliyorsunuz.
Sadece çocukluk ve yargılamayla sınırlı kalmış olsaydı, rahatınızı kaçırmak istemezdim.
Ama Emine Bayındır’ı okuduğumda bütün doğallığı içinde, samimi bir şekilde babasının var olduğu halde ne kadar uzağında olduğunu anlatırken bizlere; hepsini elinin tersiyle itip baba sevgisinin ağır bastığını görebiliyorsunuz.