Ölüm aklına geldiğinde giderek kararan bir boşluk beliriyordu gözünün önünde, sarhoşluğa benziyordu biraz. Bilincin bulandığı ve karanlığın özlendiği bir yer.
Ölüme kayıtsız şartsız boyun eğdiğini dile getiren bu insanlar, ölümü itmeyi, öteye git demeyi hiç düşünmüyor, bu ilk kabulü hiç tartışmıyorlardı. Yaşamak bir borçlanma, ölüm de bu borcun ödenmesiydi. Bu sözde ölünün ölerek oluşturduğu manevi âlemi hiçe sayan, ölümün kendisinini somutlayan fazla soğuk bir şey vardı, ölümün mutlaklığına olan sonsuz inanç. Evet, mutlak olmasına mutlaktı ölüm, ama yine de böylesine soğuk bir kabulle dile getirmek, insanın bir bedende varolduğuna değil, o bedende kesinlikle öleceğine inanmaya öncelik tanıyordu.
Yalnızlık boşluğa arkadaştı. Herkes kendisiyle dolduruyordu anlamsızlığın yarattığı boşluğu ya da tersi, boşluğun yarattığı anlamsızlığı, her neyse işte.
Onu ateşten, anafordan, tehlikeli ilişkilerden koruyan güvenli zırhının içinde ancak bir bitki kadar mutlu olduğu için, şu anda ağlamak geliyordu içinden.