Sinan'ın sırrı ne sertliğindeydi ne yıkılmazlığında, çünkü sert de değildi, yıkılmaz da. Onun sırrı değişikliklere ve aksiliklere uyum sağlama kabiliyetindeydi. Bizim cesaretimiz kırılırken o çareler üretiyordu. Her seferinde harabeler içinden kendini yeniden inşa edebiliyordu. Ne benim gibi ahşaptan, ne Davud gibi madenden, ne Nikola gibi taştan, ne de Yusuf gibi camdan mamuldü. Ustamın malzemesi akan suydu. Ve ne vakit herhangi bir engel yolunu kapatacak olsa, bir şekilde, ya altından, ya üstünden, ya etrafından dolaşıyor, çatlaklardan bir yol buluyor, akmaya devam ediyordu.
Vücut sarayını Rab inşa eder, anahtarını bize teslim eder.... Yüz ön cephedir; gözler ise pencereler; ağız kâinata açılan kapıdır. Kollar ve bacaklar da merdivenler... Bu sebepten, ister köle ister vezir, ister Müslüman ister kâfir, gördüğün her insana hürmet etmelisin. Unutma ki dilencinin bile bir sarayı var.
Üstatlar mühimdir ama kitaplar daha alâdır, unutma. İnsanın bir kütüphanesi varsa bin öğretmeni var demektir. Aslolan öğrenmek. Cühela takımı zanneder ki bu aleme yiyip içmeye yahut kavga çıkarmaya geldik. Veya çoluk çocuğa karışmaya. Halbuki esas işimiz bilgimizi ilerletmek. Bu sebepten buradayız.
...bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da... Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü.