Bir insan, çocuklara nasıl davranıyorsa o’dur; ama en çok, kendi çocuğuna davranırken kimse o’dur. Şöyle düşünelim. Bir insanın gerçek kalitesini, normalde değil öfkelendiğinde, kendisini çaresiz hissettiğinde nasıl davrandığı, öfkelendiği kimselere nasıl, ne şekilde tepki verdiği gösterir değil mi? Bir insanın en çok öfkelendiği kişi çocuğudur. İşte bu yüzden, kişinin en çıplak, en gerçek hali, çocuğuna öfkelendiği zamanki halidir.
Bizim “Ah, anne yüreği işte!” diyerek iç geçirdiğimiz şey çoğu zaman, annenin çocuktan önce de var olan güvensizlikleri, evhamları, zaafları, kişisel zayıflıklarıdır, ki bunlar çocuk doğunca ona yöneltilmiştir. Çocuğun ona bakanlar tamamen bağlı, korunmasız bir varlık olması, bakımını üstelenen kişilerin bu duygularını onda dilediğince yaşayabilmesi için eşsiz bir imkan oluşturur.
Çocukken sevildiğini hisseden kişi, dünya da hiç kimse onu sevmese de bundan yaralanmaz ve artık yetişkin olarak kimsenin sevgisine, onayına ihtiyacı olmadığını bilir.
Anne - babanın onayını almadan hareket edemeyen çocuk, büyüdüğünde de otorite olarak algıladığı merci her neyse onun onayı haricinde hareket etmeye hatta düşünmeye cesaret edemez.