Geleceği bilemeyiz. Haberlere bakıp korkunç şeyler görürüz ama asla emin olamayız. Gelecek böyle bir şeydir. Bilinemez. Bir noktada birşey bilmediğinizi kabul etmek zorunda kalırsınız. Sonraki sayfalara göz atmayı bırakıp okuduğunuz sayfaya yoğunlaşmak zorunda kalırsınız.
Ölmek nasıl bir ansa yaşamakta bir an.
Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin.
Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim?
Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım?
Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim?
Acıdan korkmadan sevebilseydim?
Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim?
Zamanın geçişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım?
Kimleri umursardım?
Ne için savaşırdım?
Hangi yollarda yürürdüm?
Nelerden haz alırdım?
İçimdeki hangi gizemleri çözerdim?
Kısacası nasıl yaşardım?
Her şeyin -bütün ağaçların, hayvanların, insanların- içinde mânâ denen birşey vardı.
Mânâ'nın gölgelerde yaşadığını ve gölgelerle ilgili birçok kural olduğunu söyledi.
"Birinin gölgesine basmak çok kötü bir şeydir."
"Seni ilk görüşümde, gölgeme basmamıştın. Çok yakınıma geldin. Ama üstüne basmadın. Bu sana güvenebileceğimi gösteren bir işaretti. İçindeki mânâ, içimdeki mânâ'ya saygı gösterdi.
Bana sarıldı. Gölgelerimiz birleşti. "Artık önemli değil! Mânâ'larımız aynı. Gölgelerimiz bir."