Bizler, ihtimalleri bile olmayan insanlarız.
Başka ihtimallere gönderdik sevdiklerimizi.
Mutlu olurlar mı acaba dedik,
Kırılan kalplerini onardık.
Bazı parçaları sevdiklerinde kalmıştı,
Kendi kalbimizden söktük.
İlgilendik, sevgimiz kadar büyük ilgilendik.
Bir baba nasıl gönderir kızını okula?
Heyecanla ve ürkerek…
Bizler de heyecanla ve ürkerek gönderdik,
Sevdiklerimizi sevdiklerine gönderdik.
Gitarın hüzünlüsüne,
İçkinin ucuzuna kaldık.
Güzelce Yaşar Kemal’ i andık.
İşin en acı tarafı, umudun ihtimalsizlikten beslenmesi. Olmayacak, biliyorsun. Ama umut ediyorsun. İçten içe biliyorsun ama kendine itiraf edemiyorsun çoğu zaman ve biriktikçe umut, tehlikeli hale geliyor. Bir gülümsemeye öyle büyük anlamlar yüklüyorsun, bir merhaba demesinden öyle şiirler çıkartıyorsun ki, gerçeklerin üstünü kalın bir umut örtüsü örtüyor. Gerçekler daima orada, içindeki realizm o örtüyü kaldırmaya çalışıyor ama imkânı yok. Hislerden ağır şey mi görülmüş şu kavanoz dipli dünyada?
Yine de o realizm bazen örtüyü kaldıramasa da, sivri kılıcıyla delikler açıyor örtünün üzerinde. Şu soru geliyor aklıma, hayat bizim kendi kendimize çektiğimiz dram filmleri için fazla kısa değil mi? Aşkın engebeli yolları kadar zorlayan Dikmen yokuşlarına maruz kalan bedenim, bir de paramparça ruhu kaldırabilir mi diyorum bazen. Kaldıramaz, kaldıramıyor da. O yüzden yazıyorum, yazdıkça rahatlıyorum.
O realizmin darbeleri etkili olduğunda ve gerçekler biraz dışarı sızdığında şunu da fark ettim, ben de kırabiliyorum sanırım. Belki benim de gözlerimin içine bakıldı, üzerime çok düşen ve çok ilgili kadınlar belki de benim başkalarına hissettiklerimi hissediyordu. Anlayamayacak kadar körleşmiştim belki de, o örtü kalbim gibi gözlerimi de bağlamıştı sanırım. Görmedim, hissedemedim ve bilmeden kırdım belki de. O