Buradan kalkmamız lazım," diye fısıldadı sesi zar zor çıkan Caine.
"Neden?" diye sordu Doc.
"Kamyonet... Kan..." dedi Caine ne kadar saçmaladığının farkına varmayarak. "Eğer buradan kalkmazsak öleceğiz."
"Olur David. Tamam." dedi Doc. Aklını kaçırmış biriyle konuşur gibi yavaş konuşuyordu. "Hesabı ödeyeyim, gideriz. Tamam mi?"
Caine başını salladı. "Hayır. Olmaz. Şimdi gidelim!" dedi sesi yükselerek. Biliyordu; doğru kelime buydu değil mi? Biliyordu ola- cakları. On saniye içinde ölme olasılıklarının yüzde 94.7341 olduğunu bir şekilde biliyordu.
"Bence derin bir nefes alıp rahatlasan iyi olacak," dedi papyonlu. "Etraftakileri rahatsız ediyorsun."
Caine gözlerini kapayıp düşünmeye çalıştı. Aklı karışmıştı, normalden farklıydı. Şizofren nöbeti mi geçiriyordu? Her şey sanki gerçekmiş gibiydi, ama zaten Jasper de aynen öyle olacağını söylememişmiydi?
Yine de zihninin içinde bağıran bir ses ona beş saniyesi olduğunu söylüyordu. Bir anda karar verdi. Gözlerini açıp ayağa kalktı.
Dört saniyen kaldı.
Kollarını açıp iki profesörün kollarına yapıştı ve onları çektiği gibi kaldırdı.
Üç saniye.
Caine geriye doğru adım atarken birine çarptı...
O bir garson, adı Helen Bogarty. 13 Cadde'de beş katı bir binada oturuyor. Çinli bir bebeği evlat edinmeye karar verecek.
Hem Doc'u, hem de arkadaşını çekiştirerek uzaklaştırdı.
Iki.
"Hey!" diye bağırdı garson dört porselen käse yere düştüğün- de. Bu Caine'nin umrunda değildi. Kazadan sonra kadının da umrunda olmayacaktı büyük ihtimalle.
"Yere yatın!" diye bağırdı Caine hepsini yere doğru çekerek.