“Bilgimize, zenginliğimize ve gücümüze rağmen cahil, yoksun ve zavallıyız. Dünyaya neden geldiğimizi bilmiyoruz, sorunuzun yanıtını öğrenemeden de göçüp gideceğiz; muazzam bir evrende kusurlu, fani, kaybolmuş varlıklarız. İşte, bizi eşit kılan ve bizi birbirimize yakınlaştırması gereken şey bu.”
“Doğru; cahiliz, kırılganız ve zayıfız; kuşkusuz ölüme yazgılıyız, bu kaçınılmaz bir gerçek ancak aynı zamanda sadece yaşıyoruz, dünyaya hayran oluyoruz, varoluşun tadını çıkarıyoruz, düşüncelerimizin kayıp gidişini ve değişen duygularımızı suyun akışı ve bulutların geçişi gibi izliyoruz. İşte, yaşamak dediğimiz şey kendimizi Tanrı ya da kurban olarak görmeden, hoplaya zıplaya günden güne, saatten saate farklı var olmaktır . Sadece insan olmak, insan olmaktan mutluluk duymak ve böyle kalmaya çabalamak.”
“Mutsuzuz çünkü geçici bir dünyada, kalıcı gerçekler düşlüyoruz. İşlev bozukluklarımızın ve uyumsuzluğumuzun nedeni arzumuz, nesnelere, insanlara ve kendimize olan bağlılığımız. Kalıcılığa olan susuzluğumuz acılarımızı doğuruyor.”
“Eğer olguların, nesnelerin, bedenlerin dünyasında kalırsan, kazananın gerçekten cellat olduğunu görebilirsin. Mağdur patlaklanır, acıyla kıvranır ve sonunda da ölür. Olguya bakıldığında kaybetmiştir. Yaralanmayan, ölmeyen cellat zafer kazanmıştır; rahat rahat yaşamaya devam etmek üzere evine döner ancak gerçekliğin başka bir düzlemi daha vardır o da adalet fikri ve iyilik fikridir. Değerlere göre bakıldığında cellat sonsuza kadar yenilir, mağdur ise onu hep yener.“