Agnes hiç anlamıyor. Ölüleri, söylenmeyen sözleri, bilinmeyenleri duyabilen, dokunduğu birinin damarlarında sinsice dolaşan hastalığın sesini işitebilen, bir ciğere ya da böbreğe baskı yapan urların koyu renk kadifemsi sıkılarını hissedebilen, insanları gözlerinden ve kalplerinden kitap gibi okuyabilen bir kadın. Kendi çocuğunun ruhunu bulamıyor, onun nerede olduğunu hissedemiyor.
...mezarlıktan ayrılmak, oraya girmekten daha da zor. Geçilecek o kadar çok mezar, üzüntü ve öfkeyle eteğine yapışan, soğuk parmaklarıyla ona dokunan, yüreğini paralayarak, ısrarla çekiştiren, Gitme, bizi de al, burada bırakma, diyen öyle çok hayalet var ki.
Bir gün uyanıp onu yine burada, yanımda bulacağımı düşünmeden edemiyorum; zaman bir şekilde büzüşecek ya da ikiye katlanacak ve onun yaşadığı, nefes alıp verdiği âna geri döneceğiz sanki.
...onu bir daha görmemek üzere toprağa verdiklerini, kara bir çukurun içine soktuklarını düşünemiyor bile. Bunu hayal edemiyor. Çocuğuna bunu yapmalarına izin vermesi mümkün değil.