Evin içindeki hava her zaman aynıydı: eski kitap kokusu ve hafif bir küf kokusu. Demirci Sokak’taki üç katlı evin en üst dairesinde, Esra Teyze yaşıyordu. Penceresi hep sokağa bakardı ve akşamları yanan tek bir lamba, onun dış dünyayla kurduğu tek bağlantıydı.
Esra Teyze’nin bir zamanlar kalabalık bir ailesi vardı; kocaman kahkahalar, bol köpüklü Türk kahvesi seansları... Ancak yıllar geçtikçe, hayatındaki herkes bir bir kayboldu. Kocası uzun zaman önce vefat etmiş, çocukları ise uzak şehirlere, kendi hayatlarını kurmaya gitmişlerdi.
Esra Teyze ne televizyon açar ne de radyo. Günleri, sadece saatin tik takları ve aşağıdaki bakkalın kapanış sesiyle ölçülüyordu.
En sevdiği an, akşam hava karardığında gelirdi. Perdeyi aralar ve sokağı izlerdi. Aşağıdaki kaldırımdan el ele yürüyen genç çiftleri, okul çantasını sallayarak koşan çocukları izlerdi. Onların hayatlarına ait kısacık anlar, onun sessiz dünyasına giren tek sesti.
Bir akşam, her zamanki gibi pencerenin kenarına oturdu. Ancak bu kez, sokağın ışıklarından bir anlığına gözleri daldı ve fark etti: o kalabalık anların hiçbiri, aslında onun için değildi. O çiftler evlerine gidecek, o çocuklar annelerine sarılacaktı. Esra Teyze ise, sadece dışarıdaki hayatın bir izleyicisiydi.
O gece lambasını biraz erken söndürdü. Karanlıkta, saatin tik takları her zamankinden daha yüksek, evin içindeki sessizlik ise daha ağırdı. Esra Teyze, yanan tek lambanın bile yalnızlığı gizlemeye yetmediğini anlamıştı.
Ertesi sabah, Demirci Sokak sakinleri o pencerede her zamanki ışığın yanmadığını fark etti. O gün, evdeki sessizlik, sokağa taştı.