Eski bir sahil kasabasındaki tahta panjurlu evinin penceresinden dışarı bakarken, Aslı'nın kalbi de dışarıdaki hava gibiydi: Karadeniz’in hırçın ve kapalı göğü gibi. Üç yaz, üç kış geçmişti; o fırtınalı günde eşi Yaman’ın teknesinin denizin derinliklerinde kaybolduğu günden beri. Her sabah, dalgaların kıyıya vurduğu o tanıdık ses, Yaman'ın geri dönmeyeceğine dair acı bir fısıltıydı sanki. Köydeki herkes onu teselli etmeye çalışmıştı ama Yaman'ın neşeli sesi ve kocaman gülümsemesinin bıraktığı boşluk, en sıcak sobanın yanında bile dolmuyordu. Aslı, bu küçük, hatıralarla dolu evde bir gölge gibi yaşıyordu. Hayat, sadece mendireğin ucundaki fenerin her gece düzenli olarak yaktığı ışık kadar mekanik bir eyleme dönüşmüştü.
Bir akşamüstü, şiddetli bir sonbahar yağmuru camları döverken, Aslı evlerinin arka avlusunda, Yaman'ın son baharda diktiği unuttuğu bir fidanı hatırladı. O gün Yaman, fidanı dikerken, "Bu, Aslım, bizim umudumuzun simgesi olsun. En büyük fırtınada bile, ilk baharda yeniden filizlenecek," demişti.
Islanmayı umursamadan yağmurluğunu giydi ve çamurlu avluya çıktı. Toprağı eşelerken, parmakları küçük, sert bir köke çarptı. Fidanın kökleriydi. Üç mevsim, fırtına, kar ve tuzlu rüzgâr görmüş, ama yok olmamışlardı. Aslı, o köklere dokundu ve o an, Yaman'ın sıcak sesi zihninde yankılandı: "İlk baharda yeniden filizlenecek."
Aslı o gece ilk defa derin ve huzurlu bir uyku çekti. Sabah uyandığında, pencereden sızan gün ışığı, evin tozlu havasını ısıtıyordu. Gözleri duvardaki eski saksıya kaydı. Gözlerine inanamadı. O küçük kök parçası, gecenin bir yarısı küçük, ama dimdik bir filiz vermişti. Koyu yeşil yaprakları, denizin tüm griliğine meydan okuyordu.
O günden sonra Aslı'nın evi değişti. Artık sadece Yaman'ın yokluğunun değil, onun bıraktığı güçlü sevginin ve