Uzun zamandır mimarlığın benim için neyi ifade ettiğini düşünüyordum. Bu mesleğin ebedi hayatıma nasıl katkısı olur diyordum. Hem yapılan her yapı doğan çaldıklarımız yüzünden bizlere zarar verirken nasıl kâr etmeyi düşünürdüm ki? Ama böyle değilmiş. Yanlışlara öyle alışmışız ki doğruyu sorgulamaktan bile vazgeçmişiz. Yaşadığımız yerin tanımıyla başlıyor kitap; önce kabullenemiyorsunuz biz kime özendik gözlerimiz bu kadar kör mü oldu diyorsunuz ve kendinizi sistemin bir kölesi olarak buluyorsunuz. Sonra gerçekte yaşam denilen şeyin şehirlerde mümkün olduğunu öğreniyorsunuz tam hayalini kurduğunuz gibi. Eskilerden bir masal gibi... Hayale devam ederken yazar size neler yapmanız gerektiğini bu düzenden kurtulmak nasıl bir sistem kurulması gerektiğini en ince detayına kadar anlatıyor.Ve son olarak şöyle diyor; “Her şeye rağmen meşru yöntemlerle uygarlık kurma yolunda insanlığın önü kapalı değil; onu engelleyen, kısıtlayan hususi bir dini emir de yok. Lakin kutsal kitaplar bu hususta tek bir şart öne sürüyorlar; “Zulmetmeyeceksin” Yani; suçsuz yere kimseyi öldürmeyeceksin, zayıfları köleleştirmeyeceksin. Buraya bir ilave de ben yapmak istiyorum; toprağı, tohumu, havayı, dereyi, denizi kirletmeyeceksin. Bu şartları yerine getiren bir uygarlık kurulacaksa niçin kabul etmeyelim?”