Dönüyorum işte ev diye adlandırılan yere yani yuvama yani her şeye başladığım yere, ama isteyerek ama istemeyerek. Ama eksik ama güçlü, benim işte bu! Bir yanım dağları devirir bir yanım karınca gibi ezilir, bir yanım okyanuslar kadar huzurlu ve coşkulu diğer yanım bir su damlacığı kadar hiç!
Hayallerim nereye gitti ben neresinde kaldım onların?
Yaşadığım ve yaşamakta olacağım hayat bana ne katıyor?
Sahi şu anki yaşam hedefimin bir anlamı var mı dünya nezdinde?
Anne değil annelik kavramının bu kadar kutsal sayılmasının bedeli bu kadar ağır olmak zorunda mı, yoksa bu ağır bedeli bile isteye ben mi yaşattım kendime?
Olabilecekleri öngörmüştüm halbuki, bu hayatı yaşamayı ben niye tercih ettim cidden?
Neyi kendimi feda edecek kadar var ettim ya da diğer bir soru kimin hayatımı bu kadar yok saymasına izin verdim?
Hayatımda sıfat olarak bir karşılığını veremediğim biriyle bir yaşam mıydı layık olduğum?
Kimin hayatını yaşadım ben kimin sevdiklerini sevmek zorunda kaldım, kimlere tapmak zorunda hissettim, sonunda ne yapsam elimde kalan koca bir hiç değil miydi hep niye bu kadar yok saydım ruhumun incindiği şeyleri?
Niye varlığımı kabul etmediler?
Neden hep onları anlamak onları sevmek, onarmak, iyi hissettirmek zorunda kaldım.
Sahi mutlu hissetmeyen biri mutlu edebilir mi birini, ya da seni görmeyen birini beni görmüyor diye suçlaman ne kadar doğru?
-Yoksun işte bu gözlerde, ait olamıyorsun, sen sahiplendikçe itiliyorsun, çok örselenmedin mi, sen yaralarını sardın mı ki bir başkasının yarasını bağıra çağıra haykırışına takılıyorsun?
Senin çığlıklarına sağır olanlar sevdiklerinin fısıltısına bile kıyamıyor işte gör artık!
Sen onların yuvasından değilsin farklısın, dışlanmaya mahkumsun.
Neyse asıl önemli soru; Her şeyi istedikleri gibi yapsaydım yine beni suçlamayacaklar