Ramazan, hakikat yolcusunun gönül atlasında açılan bir vuslat mevsimidir. Oruç ise nefsin gürültüsünü susturup kalbin sesini işitme sanatıdır. Açlık ve susuzluk, zahirde bedeni inceltir; batında ise benliği törpüler. İnsan, lokmayı terk ederken aslında “ben” iddiasını bırakmayı öğrenir. Çünkü tasavvufta asıl tokluk mideyle değil, kalple ilgilidir; kalp Hakk’a doyarsa dünya eksilse de insan eksilmez.
Oruç, yalnızca imsaktan iftara kadar süren bir perhiz değil; masivadan yüz çevirme halidir. Dil yalandan, göz haramdan, gönül kibirden oruç tutmadıkça, mide orucunun kemali eksik kalır. Hak yolunun yolcusu bilir ki asıl açlık, Hakk’a duyulan iştiyaktır. Bu yüzden Ramazan, bir yokluk değil; en derin varlık tecrübesidir. Kul azaldıkça Hak tecelli eder; ses kısıldıkça sır duyulur.
Ramazan geceleri, kalbin semasına doğan kandiller gibidir. Teravihte kıyam, insanın hakikat karşısındaki duruşunu hatırlatır; secde ise en yüksek makamın, en derin tevazu olduğunu öğretir. Sûfî nazarında secde, toprağa eğilmek değil; topraktan yaratıldığını idrak etmektir. Oruçla incelen nefis, secdede kırılır; kırıldıkça da nurlanır. Zira kırık kalp, rahmetin en çok uğradığı menzildir.
Kul yemeden içmeden dururken, Rezzâk olanın rızık verişini temaşa eder; aczini fark edip kudretin sahibini tanır. Açlık, insanı fakr makamına taşır. Fakr ise yokluk değil, ihtiyaç şuurudur. Kendi hiçliğini gören, Hak’kın varlığıyla dirilir. Ramazan bu yüzden bir terbiye ayıdır; nefsin zincirlerini çözen, kalbin pasını silen bir irfan kapısıdır.
Oruç, bedeni susturup ruhu konuşturmaktır. İftar vakti gelen bir hurma, sadece açlığı gidermez; sabrın meyvesi olur. Sûfî için Ramazan, bir ayla sınırlı değildir; her gününü oruç hassasiyetiyle yaşamak esastır. Çünkü asıl bayram, nefsin mağlup edildiği gündür. Hakikate eren