Ruhlar âleminde başlayan, anne rahminden çocukluğa adım atan, gençlik ve ihtiyarlıktan ebed tarafına geçip giden mukadder bir yolcudur insan…
Aczimiz, fakrımız, irademiz dışında sevk ediliyoruz. Bu yolculukta lazım olan bütün ihtiyaçlarımız en güzel biçimde karşılanıyor. Kalp, ruh, akıl, fikir ve vücut azalarımızla bütün mahlukatın üstünde halife-i arz ve eşref-i mahlukat olarak üstün vasıflarla eksiksiz donatılmışız.
Yaşadığımız hayatta ışıl ışıl çiçekli baharlara benzeyen çocukluk ve gençlik yıllarımız bir rüya gibi geçtiğinde ihtiyarlık sabahında uyanırız. Teessüfle, şaşkınlıkla ve üzülerek etrafımıza bakınırız “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.”(17. Söz, İkinci Makam.)
Gençlik, güzellik, zenginlik, şan, şöhret, güç, kuvvet gibi geçici, zail, mecazi güzellikler gençlik uykusundaki gafleti kalınlaştıran sebepler bizi terk ederek yapayalnız bırakmıştır. İnsandaki kalp, ruh, akıl ve binlerce duygular, hissiyatlar ve latifeler ancak ebedi, baki ve daimî güzellikleri ister, bekler, tatmin olur. Dünyanın maneviyattan uzak, eğlenceli renkleri, yalancı yüzü, fani mahbupları, temelsiz ve geçici zevkleri insanı yaşlılığında ahlar, figanlar, pişmanlıklarla ağlatır. Çirkinliklere müptela olanları: “Vâesefâ, vâhasretâ!” hüzünlerini verir.
Bu yüzden pek çok insan “menşe-i ahzan” hüzünlerin kaynağı olan yaşlanmaktan korkar. Gençlik yılları fırtınalı geçmiş, inançtan, ibadetten uzak, mesuliyet şuurunu idrak edememiş insanlar, yaşlanmayı kâbus gibi görürler. Zaman, mekân ve yaşadığı kirli şartlar onlara dönüp bakmaz, acımaz. Etrafındaki kalabalıklar azalır, alkışlar kesilir ve fani dostluklar kaybolur, gider.