Saîdü’l-Meşhur

Saîdü’l-Meşhur
@Kinas
Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır. Bediüzzaman Said Nursi
Ahirete yolculuk levhaları..
Ruhlar âleminde başlayan, anne rahminden çocukluğa adım atan, gençlik ve ihtiyarlıktan ebed tarafına geçip giden mukadder bir yolcudur insan… Aczimiz, fakrımız, irademiz dışında sevk ediliyoruz. Bu yolculukta lazım olan bütün ihtiyaçlarımız en güzel biçimde karşılanıyor. Kalp, ruh, akıl, fikir ve vücut azalarımızla bütün mahlukatın üstünde halife-i arz ve eşref-i mahlukat olarak üstün vasıflarla eksiksiz donatılmışız. Yaşadığımız hayatta ışıl ışıl çiçekli baharlara benzeyen çocukluk ve gençlik yıllarımız bir rüya gibi geçtiğinde ihtiyarlık sabahında uyanırız. Teessüfle, şaşkınlıkla ve üzülerek etrafımıza bakınırız “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.”(17. Söz, İkinci Makam.) Gençlik, güzellik, zenginlik, şan, şöhret, güç, kuvvet gibi geçici, zail, mecazi güzellikler gençlik uykusundaki gafleti kalınlaştıran sebepler bizi terk ederek yapayalnız bırakmıştır. İnsandaki kalp, ruh, akıl ve binlerce duygular, hissiyatlar ve latifeler ancak ebedi, baki ve daimî güzellikleri ister, bekler, tatmin olur. Dünyanın maneviyattan uzak, eğlenceli renkleri, yalancı yüzü, fani mahbupları, temelsiz ve geçici zevkleri insanı yaşlılığında ahlar, figanlar, pişmanlıklarla ağlatır. Çirkinliklere müptela olanları: “Vâesefâ, vâhasretâ!” hüzünlerini verir. Bu yüzden pek çok insan “menşe-i ahzan” hüzünlerin kaynağı olan yaşlanmaktan korkar. Gençlik yılları fırtınalı geçmiş, inançtan, ibadetten uzak, mesuliyet şuurunu idrak edememiş insanlar, yaşlanmayı kâbus gibi görürler. Zaman, mekân ve yaşadığı kirli şartlar onlara dönüp bakmaz, acımaz. Etrafındaki kalabalıklar azalır, alkışlar kesilir ve fani dostluklar kaybolur, gider.
Reklam
Ahirzaman Zülfikarı
Zülfikâr, Esedullah (Allah’ın arslanı) lâkabıyla meşhur Hz. Ali (ra) Efendimizin ucunda çatal gibi iki başı olan maharetli kılıcının adıdır. Hz. Ali Efendimiz, İslâm düşmanlarıyla yaptığı savaşlarda kullandığı Zülfikârıyla, harikulâde kahramanlıklar gösterip, Hz. Peygamber (asm) tarafından kendisine verilen bu nam ve lâkapla yad edilmiştir. Al-i Beyt’in nurlu silsilesinin başı olan Hz. Ali Efendimiz, bundan 1400 sene öncesinde manevî velâyet nuruyla, ahir zamanı görüp seyretmiş, bunları, Celcelutiye’sinde bizlere ihbar etmiştir. Celcelutiye’de işaret edilen hakikatlere göre, ahir zamanın cihad malzemesinin kılıç yerine kalem ve kitap olduğu müjde edilmektedir. Bu konuda sağlam bir duruş, ancak, her iki açıdan sağlam ve ölçülü bir itikatla mümkündür. Bu asrı tenvir etme hasiyetine sahip olan Kur’ân hakikatkeri Risale-i Nurun kitapları, onu okuyanların ve ona talebe olanların bu ihtiyaçlarını deruhte etmektedir. Nurun baş kahramanı Zübeyir Gündüzalp bu hususta şöyle bir nakilde bulunuyor: “Üstad’ımız Risâle-i Nur’u üç temel esas üzerine bina etmiştir: 1. İmânî bahisler. 2. Müdâfaalar. 3. Lâhikalar. İmânî bahisleri okuyanlar, ehl-i takva ve ehl-i salâhât olur. Müdâfaaları okuyanlar, dâvâsını müdâfaayla mücehhez olur. Lâhikaları okuyanlar, hadiseler karşısında nasıl hatt-ı harekette bulunacaklarını lâhikalardan öğrenirler.” Nurlar’daki imanî bahisleri okuyup, çeşitli endişelerle, lâhikaları ihmal etmek Nurlar’a talebe olmak iddiasında, bir zaafiyetin ifadesidir. Ahir zamanın en büyük hastalığı iman zaafıdır. Manevî hastalıklarla yapılacak cihad da elbette manevî kılıçlarla yapılacaktır. Sadece İslâm âlemini değil, bütün insanlığı içine düştüğü bu manevî girdaptan kurtaracak olan ise Kur’ân nurları olan Risale-i Nur eserleridir. Kur’ân ve hadislerden ilhamen teşekkül
Kaybolan cüzdan
Yeni gelen bakıcının çalışkanlığı, sempatik tavırları, olumlu davranışlarıyla kısa zamanda yıldızı parlamıştı. Her konuda temiz, titiz, dikkatli tutumunu herkes beğenmişti. Kısaca huzurevine yeni bir nefes gibi renk katmıştı. Olaylara bakış açısı, yaşlılara yaklaşımı ve yeni hizmet anlayışını çağrıştıran performansı herkesin ilgisini çekmeye başlamıştı. Böyle tempolu, verimli, düzenli ve prensipli çalıştığının farkındaydı. Öteki bakıcılar ona: “Yeni testi suyu soğuk tutar! Bakalım ne zamana kadar dayanıp devam edebilecek?” diye kıskançlık çağrıştıran, alaylı laflar etse de yaşlıların durumdan çok memnun olduğu belli oluyordu. Her istedikleri oluyor, temizlik, tertip düzen aksamadan yapılıyordu. Selamlaşma, hal hatır sorma, sohbet etmesi yaşlıları mest ediyordu. O her gün aynı heyecanla, yılmadan başarılı çalışmalarını sürdürüyordu. İş talep formu doldurduğunda kendine söz vermiş. “Köyümün dağlarında soğuk-sıcak demeden zorluklar içinde çalışmaktan kurtulur da huzurevinde işe başlarsam gücümün yettiği kadar azimle çalışacağım. Hem para, hem de Allah’ın rızasını kazanacağım.” diye ahdetmiş. Onu herkes olduğu gibi kabullenmiş, çalışmalarını kıskanmadan hakkı teslim etmişlerdi. Günler bu minval üzere geçip gidiyordu. Bakıcılar, temizlikçiler, çaycılar zorda kaldıklarında yardıma çağırmak için ilk akla gelen kişi o idi. Başkasının işini yapar, nöbetini tutar, hastasına refakat eder hiç yorgunluk, bıkkınlık, usanmak hissetmezdi. Yaşlılar da her konuda onunla hasbihal eder, sıkıntısını paylaşırlar, derdini anlatırdı. Hasta, yatağa bağımlı hoş sohbet Ahmet Amca, o bakıcıdan çok memnundu. Güler yüzle odasına girip selam vermesi, hal hatır sorması, odasının temizliği, havalandırılması, tozlarının alınması aksatılmadan yapılması, yemeğinin düzenli ve yedirilmesi, beden
OKUYUNCA ANLARSIN
Okuyun, okuyun, dem ve damarlarınıza karışacak kadar okuyun!“ diyor Zübeyir Ağabey. Okumanın ne denli önemli olduğunu vurgulayan bu önemli tahşidat bizi okumaya ciddî sevk etmeli. Fakat ne yazık ki; milletimiz okumak konusunda pek iyi değil; bu üzücü bir durum lâkin ümidvarız; çünkü çok okuyan ve okudukça kendisine taptaze bir şevk ve yepyeni lezzetler bulan İmanlı insanlar var elhamdülillah… Cahil insan, bir şey üretemez. Nitekim üretim eğitimsiz olmaz. Eğitim de okumaktan geçer. Bakın aziz dostlar, bizler ilerlemek ve tekâmül etmek istiyorsak okumalıyız hem de çok okumalıyız… Okuma dedik değil mi; sahi neydi okumak? Kitap açıp göz gezdirmek mi? Yoksa genel bir algı olan ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim vesair aşamalardan geçmek midir okumak? Onlar da doğru lâkin biraz eksik. Zira okumanın birçok boyutu var. Zübeyir Gündüzalp (ra) Ağabey: “Okumak, okumak, yine okumak... Okumaktan yorulunca ne okuduğunu okumak veya kitâb-ı kebîr-i kâinatı okumak...” derken okumanın bir çok boyutunun varlığını veciz bir şekilde ifade etmiştir. Kendini okumak, kâinatı okumak, okuduğunu tekrar okumak… Okumak eylemi insana değer katar. Kişi okumakla kendi değerinin arttığını fark eder. Çünkü insanın sahip olduğu bilgi ve kültür okuması oranında artmaktadır. Okumak güzeldir; fakat bazılarımız okuma alışkanlığı olmadığından dolayı okumayı ya çok sıkıcı ya da çok boş bir iş olarak telâkki ederler. ’Kişi bilmediğinin düşmanıdır’ sözü de bu algıyı tasdikler niteliktedir sanırım. Okumak zahiren sıkıcı gözükebilir; çünkü dışarıdan bakıldığında görünen o ki, tek yaptığınız hareket stabil bir eforda göz ya da dudaklarla okuma eylemidir. Lâkin bu algı okumaya başladıktan ve sabırla azmettikten sonra tamamen kırılmakta ve nihayet yerini okuma alışkanlığına ve zevkle okumaya
Ahir zamanda insanın tatminsizliği
Tatmin olmak; aklın ikna, kalbin mütmâin olmasından ibâret olan bir hâlet-i ruhîyedir. Âhirzaman insanı, pozitif ilimlerden gelen her şeyi sadece akılla anlama isteği yüzünden birçok meselede tatmin olmadığını düşünmektedir. Bu sebeple olaylar ve durumlar karşısında karmakarışık bir ruh hâli göstermektedirler. Bu karmaşıklığın çözülebilmesi için ahirzaman insanının iyi analiz edilmesi; ardından ona uygun -hastaya verilen ilâç gibi- çözüm sunulması gerekir. İnsanların hem akıl yönünden iknâsı hem de kâlb yönünden mütmâin olmasını sağlayan Risale-i Nur, ahirzaman insanının tatminsizliğine en güzel çaredir. “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” 1 Hakikati esas alınırsa ahir zaman insanının tatminsizlik sorunu çözülmüş olacaktır. İnsanlara hakikatleri anlatma konusunda aşağıdaki hususlara da dikkat edilmesi ayrıca önem arz etmektedir: - Muhatap edindiği kişinin o anki hâlet-i ruhiyesi - Anlatacağı meselenin karşı tarafta nasıl yer bulacağının tesbiti - Anlatılan konunun seviyesi - Anlatan kişinin karşı tarafa anlatacağı mesele hususundaki vukufiyeti - Anlatan kişinin meseleyi izâh ederken ki üslûb ve kullandığı dil vb ölçütleri göz önünde bulundurmalıdır. “Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen; Cenâb-ı Hakk’ın marifetini kazan. Çünki bütün hakaik-i mevcudat, İsm-i Hakk’ın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî herbir şeyin, herbir insanın hakikatı, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatına istinad eder. Yoksa hakikatsız, ehemmiyetsiz bir surettir.” 2 Hâkikât ilminin sırlarının tâlimi esmâda gizli
Reklam