Saîdü’l-Meşhur

Saîdü’l-Meşhur
@Kinas
Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır. Bediüzzaman Said Nursi
TEMİZ BİR SAYFA AÇALIM.
Evet, hepimiz hayatımızda yepyeni, tertemiz bir sayfa açıp, yaptığımız hatalardan arındırılmış çok güzel, berrak bir başlangıç yapmak istemişizdir. Kim istemez ki. ‘Keşke her şeye yeniden başlayacağım bir fırsat olsaydı. İşte o zaman hayat sayfasını temiz tutmak için elimden gelen her şeyi yapardım.’ serzenişlerini kendi ruhumda duyar gibiyim, siz de duyuyor musunuz? Aslında her insan bunu arzu eder. Yepyeni, bozulmamış, kirlenmemiş, berrak bir hayat… Peki, bizi yaşadığımız hayatta yepyeni ve temiz bir sayfa açma isteğine zorlayan gerekçe nedir? ‘Evet, biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor. (Ahzab Sûresi: 72) Bu âyette insanın üzerine aldığı çok ağır bir sorumluluktan bahsedilmektedir. Gök, yer ve dağın yüklenmekten çok korktuğu emaneti; nihayetsiz âciz, fakir ve nihayetsiz düşmanları olan insan yüklendi. Lâkin bu yükün ağırlığını idrak edemedi. Öyle ki bazıları bu yükün varlığından bile habersizdi. Hayatını bad-ı heva (boşu boşuna) geçici lezzetler uğruna bilinçsizce harcadı. Ardından derin bir hüzün ve acıklı bir pişmanlık duygusu sarıverdi insanı. Kimisi yaptıklarının karşısında ‘Keşke toprak olsaydım!’ diye yakardı. Kimisi de ‘Elhamdülillah, biz Rabbimin buyruğunu yerine getirdik, O’na itaat eden kullar olduk.’ dedi. Tabi ahirette… Peki umut yok mu? Yeni bir fırsat yok mu? Yeni bir sayfa yok mu? Elbette var elhamdülillah. Cenâb-ı Hak sonsuz rahmet sahibidir. O, yarattıklarını çok sever ve onlara merhamet eder. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini suistimal etmedikçe umut var, fırsat var, yeni bir sayfa imkânı var. Ama sürekli hata yapıp Allah’ın rahmetine güvenmek tehlikeli bir tercihtir. Cenâb-ı Hak’kın rahmeti ile alay edercesine bir hal almak,
Reklam
Bir babanın evlâdına nasihati
Evet, insanın sevmesi aşırı, sevmemesi de yıpratıcı olmamalıdır. Çünkü sonucu her halükârda hüsran oluyor. Sevmek; fıtratımızda var. Nefsimizi, hayatımızı, malımızı, ilmimizi, ailemizi, dostumuzu seviyoruz... Peki bu sevginin ölçütü ne olmalıdır? İnsan fitraten güzel olan her şeye bir muhabbet besler. Irmaklar, envâi lezâiz ile tezyin edilmiş nebatât, esrârengiz ve muazzam cihazatla bezenmiş hayvanat, celâliyetiyle gözleri kamaştıran yüksek dağlar, ovalar vs .. Aslında tam da tefekkürlük değil mi? Evet tefekküre olan muhabbette de bir ölçü söz konusudur. Tefekkür Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin (ra) izahatıyla: “İ’lem Eyyühel-Aziz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilata geçme. Çünki icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilatında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.” 1 Evet enfüsî ve afâkî iki daire olan tefekkürde ikisinin de nasıl yapılması gerektiği izâh edildi. Tefekkür gibi bir ibadet-i hususiyede bile aşırıya kaçıldı mı ciddî zarar vermektedir. O zaman tefekkürü de itidâlli yapmak elzemdir. Çevremiz, zaman ilerledikçe büyüyüp gelişmekte ve de genişlemektedir. Arkadaşlıklarımız artmakta ve samimî bağlar git gide güçlenmektedir. Her güçlenmenin muhakkak bir zaafiyeti de beraberinde getirdiğini akıllardan çıkarmamak çok doğru olur. Çünkü insanlar ile olan sosyal ilişkilerimiz bize bazen fayda sağlamakta; bazen de ciddî zarar vermektedir. Bizler, bu durum karşısında ne yapacağımızı bilemez hâle gelmemek için: “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en
Renkli kapılar
Renkli hayatların, renkli kapıları... Hayatın binbir türlü halini yansıtan, farklı hayatlara desen biçen rengârenk kapılar... Evet, renkli kapılar, hayatın renkli bir bakıma farklı hayatların yansımasına bir açılışın ilk basamağı yani girişidir. Kimisi kırmızı renktedir, kimisi mavi. Kimisinin boyası akmış tamire ihtiyacı vardır; kimisinin boyası yepyeni ve çok güzeldir göz kamaştırır, nazarları kendine celb eder. Farklı desenleriyle insana bu kapının ardında saklı olan şeyin varlığı ile merakları tahrik ediyor, zihinleri o tarafa çekiyor. Ve “Acaba renkli kapıların ardında nasıl hayatlar gizlidir?” sorusunu ister istemez sorduruyor. Üzüntü, sevinç, aşk, sevgi, muhabbet, husûmet, dâvâ sevdâsı, isyan, şükür, acı, tatlı. Evet, her kapı ardında var olan hayatı kısmen gizler. Bir örtü gibi onu görünmez yapar. Lâkin her kapı aslında ardında saklı olan hayatı yansıtır. Renkli kapılardan girdiğimizde gördüğümüz manzara ruh dünyamızda farklı duyguların mesken bulmasına sebep olur. Kiminin belki yiyecek kuru bir ekmeği bile yoktur, dudakları susuzluktan kupkuru olmuş, kuruluktan birbirine yapışmış belki de çatlamış. Kiminin, evinde her çeşit lezzet bulunur. Enfes ve lezzetli sofralar, göz alıcı konforlu hayatlar, sefâhet dolu güya ruhu rahatlatan malayani eğlenceler. Kiminin ise, ilim deryasına dalmış o kapının ardını nurânî bir mekâna açılan bir tünel misâline çevirip terâkkiyat basamağı yapmıştır. Evet, misalleri çoğaltmak mümkün, lâkin âlemleri pek dağıtmamak için bu kadarı ile iktifa ediyoruz. Kainât denilen şu âlemde birbiri içinde mütedâhil daireler misillü kapılar mevcuttur. Adetâ birinden geçince başka bir kapıya rast geliyormuş gibi ard arda sıralanmış ahenkli, renkli ve sırlarla dolu kapılar. Her açılan kapı, bir sonraki kapının sonrasında ne olduğunu zihinlere
Birlik İçinde Coşan Gönüller
Bu yol, Bir’i isteyenlerin, Bir’e aşık olanların, Bir Bir Bir diye haykıranların yoludur. Bir için mücadele edenlerin, Bir’in (Allah’ın) kelâmını ilâm ve ilân edenlerin yoludur. Birlik için, bir ve beraber olmak için ter döken bu uğurda fedakâr ve vefakâr olanların yoludur. Hak için, hukuk için, adalet için, hürriyet-i şer’i için koşanların yoludur. Bir olmak, beraber olmak, müfritane irtibat ile sağlam bir uhuvvet ve muhabbet dolu olanların ve şevk saçanların yoludur. Bir tek yolları olan Hak Yolu’nda sebat edenlerin yoludur. Bir tek yüzü olan, başka planları olmayanların, Hak dâvâları uğrunda tavizsiz ve istikrarlı olanların yoludur. İşte, bu yol birlik için coşan gönüllerin aşk ve şevk dolu yoludur. Bu mısralarla yazıya başlamak istedim. Çünkü önce yazılacak olan yazıdaki gönül erlerinin vasıflarını belirtmek istedim. Şimdi Risale-i Nur’daki ittihad ve vahdet ihtiva eden bölümleri ele alıp bu minval üzere inceleyelim inşaallah. “Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârane ittihad gittiği vakit manevî hayat da gider.” (Barla Lâhikası/124) Hayat, vahdet ve ittihad, başka bir deyimle birlik ve beraberliğin neticesinden teşekkül etmiştir. Aynı dâvâ için gönül verenlerin mabeynindeki ittihad ve tesanüd bağları, mânevî hayatın tesisi hususunda oldukça önem arz eder. Aynı yolda yürüyen, gayeleri bir olanların yolunda nifak ve ihtilâf dikenleri olacaktır elbette. Lâkin bu dikenlere basmadan, bu yolda ilerlerken o dikenlere varılmadan bazı fedakâr ve basiretli yoldaşlar o dikenleri -ellerini kanatsa da- alıp kenara atmalı ki geriden gelenler o dikenlere basıp birbirleri arasında ihtilâf tohumları ekilmesin. Birliğin muhafazası için birilerinin bu uğurda cefa çekmesi, umumî selâmetin oluşmasını sağlar. Manevî hayatın muhafazası ancak ittihadı tam tesis
Allah razı olsun
İhsân, ikrâm ve nimetlere karşı gösterilen hürmet ve saygı çok önemlidir. Bizler hayatımızın her anında farklı ikrâmlara mazhar oluyoruz. Bunlara karşın ikrâm sahibine bir geri dönüş yaparız. Bu geri dönüş, bazen farklılık gösterebiliyor. İşte ikrâm ve ihsânlara karşı sarfedilen ibâreler; “Teşekkür ederim, sağol / varol / berhudâr ol, eyvâllah, çok mersi ve en güzeli olan Allah razı olsun ... Siz hangisini tercih edersiniz? Âcizâne kendim, elbette ki Allah razı olsun ibâresini tercih ediyor ve ilân ediyorum! Evet, bir kişinin bize bu ulvî duâyı etmesi ne kadar büyük bir hediyedir, değil mi? Düşünsenize siz, bir insana sırf Allah’ı razı etmek, O’nun hoşuna gidecek tarzda ikrâmda veya iyilikte bulundunuz. Bu ikrâm ve ihsâna muhatâp olan kişi de size bu yaptığınız kerîm davranıştan dolayı “Allah senden razı olsun.“ diyor. Ya hu bundan daha büyük bir duâ olabilir mi? Biz zaten neden ibâdet ediyoruz? Neden bunca hayır ve hâsenât yapma çabası içerisindeyiz? Sadece Allah’ın rızasına nâil olabilmek için değil mi? Bir kişinin size “Allah razı olsun“ demesi, size yapılmış en büyük ve güzel duâdır. “Mü’minin şe’ni, kerim olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zahiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerimdir. Evet, fena bir adama “İyisin iyisin” desen, iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın fenasın” desen, fenalaşması çok vuku bulur. (Mektubat - 265) Mü’min bir insanın fıtrâtında mevcut olan kerîm olma sıfatı, insanların kendisine musahhar olmasına vesile olur. Bir insana sürekli olarak pozitif tarzda hitâb etmek onu olumlu; negâtif tarzda hitâb etmek ise olumsuz yönde etkiler. O zaman bizler eğer mü’min isek; bize yapılan iyiliklere en güzel duâlarla mukabele etmeliyiz ve bu duâlara bizim de muhatâb olmamız için çok çaba sarf etmeliyiz. Sonuç olarak; insanlara yapılacak en
Reklam