Kur’ân-ı Kerîm’i kendisine Üstad ittihaz eden Bediüzzaman (ra), kâinattaki sırları onda arayıp bulmaya çalışmış ve bulmuş Elhamdülillah. Kur’ân-ı Azimüşşan, gönüllerin fethine vesile olduğu gibi aklın da fethine, bilinmeyen sırların da fethine vesiledir. Bizler de kasır fehmimizle bu umman dolu fetihleri idrak etmeye çalışacağız inşaallah.
‘Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.‘1 Bu âyet-i kerime, birçok hakikati bizlerin nazarına sunuyor. Üstad Bediüzzaman, birkaç vecihten şöyle bakıyor:
‘…Sema berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-i kabil bir halde iken; semayı yağmurla, zemini hazrevatla fethedip, bir nevi izdivaç ve telkıh suretinde bütün zihayatları o sudan halk etmek öyle bir Kadir-i Zülcelâlin işidir ki; ruy-i zemin O’nun küçük bir bostanı ve semanın yüz örtüsü olan bulutlar O’nun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine secde eder.’2
Semanın (gökyüzü) ve zeminin (yeryüzü) Cenâb-ı Hak tarafından şekillendirilip su ve hazrevatla (yeşillik) ile hayat sahnesini ihzar edip mahlûkatını yarattığını ve onlara rızık nev’inden ihtiyaç duyacakları her nimeti bahşedip yeryüzüne yaydığını haber verir.
‘Bidayet-i hilkatte sema ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken, Fatır-ı Hakim, onları feth ve bast edip güzel bir şekil, menfaattar bir suret, zinetli ve kesretli mahlûkata menşe etmiştir anlar; vüs’at-i hikmetine karşı hayran olur. ‘
‘Manzume-i Şemsiyeyi (Güneş Sistemi) teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidayette güneşle mümtezic olarak açılmış bir hamur şeklinde iken, Kadir-i Kayyum, o hamuru açıp, o seyyareyi birer birer yerlerine yerleştirerek, güneşi orada bırakıp zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, sema canibinden yağmur