Kübra

Türkiye uzunca bir süredir kimlik spazmları içinde kıvranıyor. Avrupa ile kurduğumuz aşk-nefret ilişkisi bir ucundan İbn Haldun'un "Mağluplar galipleri taklit eder," sözünde billurlaşan bir aşka dokunuyor. Ama öte yandan, arzu nesnesinin kibri ve zalimliği hatırlanıyor, bugünün ayak oyunları geçmişin yaralarını kaşıdıkça, nefret belirginleşiyor. Ortalama Türk insanının bilinçaltının "şanlı tarih, yedi kitada at koşturan büyük devlet" avuntusuyla mayalandığını sanıyorum. Büyük bir kültürel mirasın üzerinde oturduğumuz, büyük bir medeniyetin devamcısı olduğumuz halde, bugün bu gerçek, sadece bir teselliden ibaret. O dinamikleri yeniden üretecek, dünyaya kendi yerli hazinemizden hareketle yeni sözler söyleyecek bir dil ve coşkunun çok uzağındayız. Lise mezunu gençlere bir sorun bakalım, kaçı size Yunus'tan ezbere birkaç dize söyleyebilecek? Cehalet, bütün ülkeyi kanser hücresi gibi kemiriyor.
Sayfa 238·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Siyasetin paraya hükmetmekten özge bir niyetinin olmadığı, insanların yolsuzluğun türlü biçimlerine bulaştığı, kamu dairelerinde alenen rüşvet verilen, halkın parasının beyaz yakalı antisosyaller tarafından hortumlandığı bir ülkede güvenden söz etmenin ne âlemi var? Devletin en tepelerinde bile nezaketsizliğin kaide haline geldiği bir ülkede, insanlar nasıl olup da birbirine güvenecek?
Sayfa 235·Kitabı okudu
Üzerinde yaşadığımız topraklar, çatışmanın değil ahengin, bölmenin değil birleştirmenin, nefretin değil sevginin, kibrin değil tevazuun köklü geleneğine sahiptir. Bu topraklarda kendini sevmek; aynı coğrafyayı paylaştığımız farklı din ve kökenlerden insanları da sevmek, ortak hikâyelerle ağlayıp gülmek, "öteki"yle tamamlanmak demektir.
Sayfa 228·Kitabı okudu
Medeniyetlerin çatışmasından bahsedenler de dünyayı İslam dünyası, Batı dünyası, Hindu dünyası şeklinde bölerek insanları katı kutucuklar içine yerleştiriyorlar. İnsanlar arasındaki farkı, dinler ekseninde tanımladığınız zaman, değişik sınıflar ve meslekler, diller ve milliyetler, zengin ve fakir, farklı politik mensubiyetler arasındaki ayrımlar önemini kaybediyor. Bu görüş, medeniyetlerin birbirinden alıp verecek bir şeyi olmadığını ve önünde sonunda kavgaya tutuşacaklarını öngörüyor. Bu bakış, yalnızca medeniyetlerin kendi içindeki farklılıklarını gözden kaybettirmiyor, aynı zamanda medeniyetlerin birbiriyle etkileşimini de görmezden geliyor. Böylece dünya, birbiriyle kavgaya tutuşmaya hazır bir din ve medeniyetler federasyonu olarak sunulmuş oluyor. Bu ideolojik el çabukluğunda, yeryüzünü ateşe vermeye niyetli bir tamahkarlığın izleri var.
Sayfa 222·Kitabı okudu
Amartya Sen, Batıkların "Ilımlı Müslüman" arayışının bir kafa karışıklığıyla malul olduğunu düşünüyor. Bu arayış politik inançlardaki ılımlılık ile dini inançtaki ılımlılığı birbirine karıştırıyor. "Bir insan, dini inancı çok kuvvetli olduğu halde hoşgörülü politikalar izleyebilir." diyor Sen, "12. yüzyılda Haçlılarla İslam için cansiperane savaşan Selahaddin, Avrupa'daki tahammülsüzlükten kaçan Yahudi bilgin İbn Meymun'a sarayında onurlu bir yer bahşetmekte hiç tereddüt etmemişti. 16. yüzyıl başında Roma'da 'sapkın' Giordano Bruno yakılırken, Müslüman olarak doğup Müslüman olarak ölen büyük Moğol hükümdarı Ekber, Agra'da azınlık haklarının yasal statüsü için büyük bir proje yürütüyordu."
Sayfa 223·Kitabı okudu