Zaman adeta durmuş ve sadece dördümüze kıyak geçmiş gibiydi.
Ama aslında duran şey zaman değildi. Çünkü geri kalan her şey hareket halindeydi. Görünüşe bakılırsa, donup kalan sadece insanlardı.
Uyumuyordum. Bunun farkındaydım, ama içinde bulunduğum durum uykuya çok benzer bir haldi.
Kafamın dışındaki bir takım şeyleri hala duyabiliyordum, ama onları odaklanamıyordum.
Hani bir şeyi duymakla dinlemek aslında çok farklı şeylerdir ya...
Bu deneyimi kelimelerle anlatmak öyle zor ki- artık hiçbir şey düşünmüyor, görmüyor, duymuyordum: Aslında artık hiçbir şey değildim.
Çok geçmeden, her şey kayboldu.
Artık sadece karanlık vardı.
Ve sükunet.
Sükunet, mutlak bir sükunet!
Kafamın içinin bu kadar gürültülü olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Düşünce, görüntü ve seslerin beynimin içinde sürekli çınlayıp durduğunu daha önce hiç fark etmemiştim Meğer insan beyni ne kadar da katoik bir yermiş.
Reg Channard, Yıldızlar ve Yaşamları adlı kitabında şöyle yazar : "Yirmi birinci yüzyılın başlarında, şöhret takıntısı salgına dönüşmüş bir hastalıktı. Gençler okulu ve dersleri bir kenara bırakmış, çılgın bir şöhret sevdasının peşine düşmüştü. Bunun sonucunda da ortalık güzel şarkı söyleyip dans edebilen çöpçülere ve garsonlara kalmıştı."