Büyük Türk milletinin ve tarihinin bugünkü temsilcisi ve vârisi olan Türkiye Cumhuriyeti ilkönce Osmanlı İmparatorluğundan kalan Türkleri, daha sonra da ötekilerini düşünmek mecburiyetinde kalacaktı. Bu, tarihin değişmez kanunu idi. Türkiye'nin onları düşünmemesi, eski bir Osmanlı tabiri ile zaten "tabiat-ı eşyaya muhâlif" olurdu.
Bu, o kadar güçlü bir kanundu ki, hükümetler istemese bile millet, hükümetini bu işe zorlayacaktı. Nitekim Türkiye Dışişleri Bakanı Profesör Fuat Köprülü'nün "bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur" demesinden biraz sonra bizim için büyük bir Kıbrıs meselesi olduğu ortaya çıktı ve hiç de parlak bir gazeteci olmayan merhum Sedat Simavi'nin birkaç yazısıyla Türk milleti birdenbire şahlanıvererek Kıbrıs'ı millî bir ülkü haline getirdi.
Türkiye'nin Kıbrıs'ta ne çıkarı var?
Dostluk ve barış yalanlarının en korkunç örneği kısa bir süre önce Çekoslovakya'nın Ruslar tarafından işgaliyle verilmiştir. Sebep, en akılsız insanları bile kandıramayacak kadar sudandır: Batı Almanya, Çekoslovakya'yı zaptetmeye hazırlanıyormuş.
Bu işgal olmasaydı bile insaniyetçiliğin yalan olduğu yine parlak delilleriyle ortadaydı: Ruslar, 40 milyon Türk'le 40 milyon Ukraynalının ve birçok küçük milletin bağımsızlığını yok etmişlerdi. Hani "insanlara hürriyet, milletlere istiklâl" verilecekti? Hani sömürgecilik, emperyalizm yapılmayacaktı?
Bütün tarih bize şu gerçeği gösteriyor: Milletlerin hayatında üç merhale ve üç değişmez prensip vardır: Bağımsızlık, birleşmek, büyümek.
Bir millet, başka bir milletin veya milletlerin hâkimiyetinde ise önce bağımsız olmak için çabalar. Bağımsızlığını kazanmışsa yabancı hâkimiyetlerde kalmış olan soydaşlarını kurtarmaya çalışır. Millî birliğini tamamlamışsa büyümeye uğraşır.
İkinci Cihan Savaşı'nda Tobruk'ta 10.000 İngiliz'in tüfek patlatmadan Almanlara, Singapur'daki 60.000 İngiliz'in yine tüfek patlatmadan Japonlar'a teslim olduğunu unutmadıkları için... Güvendikleri tek şey hava ve deniz üstünlükleri, Yunanlılar'la birlikte bize karşı sağlayacakları sayı üstünlüğüdür.