kadın bakışlarındaki sonsuz şefkatle sarmalamıştı beni. o güne dek kimse bana böyle uzun, bir ana sevgisiyle bakmamıştı. İçimden başımı omzuna yaslayıp ağlamak geliyordu.
bir başkası olsa, derler ya, ''içini döktüğü için'' rahatlardı... Ben rahatlamadım! Öfkeliydim, kendime karşı öfkeliydim. Bana hep böyle olur. Kelimelerin tadını unutacak kadar uzun süre susarım ve birden bent yıkılır, içimde ne varsa boşaltırım, bitmez tükenmez bir gevezelik başlar; daha çenemi kapamadan pişman olmuşumdur bile.
altı üstü çocukça bir kavga, öyle değil mi? Ama beni tepeden tırnağa sarsmıştı. Sanki hoparlörle konuşmuşum, bütün şehir de beni duymuş gibi hissediyorum.
söyledikleri hakkında bir görüşüm varsa da, kafamda evirip çevirmekle yetinirdim. Hele babam ansızın, ''Ya, isyan senin fikrin ne?'' diye sormasından nefret ederdim. Çünkü o anda, adeta büyülenmiş gibi bütün düşüncelerim silinirdi, zihnim karanlığa gömülür, kelimeler birbirine tutunmaz olur, ben de sıradan, yavan bir laf gevelerdim. Misafirler de tekrar kendi aralarında tartışmaya koyulurlardı.
bakışlarıma, tabağıma, düşüncelerime dalan o bakış yoktu. Hayır, çocukluğum mutsuz geçti diyemem. Şımartıldım, yoksulluk nedir bilmedim. Ama hep bir bakışın ağırlığı oldu üzerimde. Muazzam bir şefkat, umut barındıran bir bakış. Ama beklentilerle dolu. Ağır. Yıpratıcı.