Bir şeyin gerçekten olmasını istiyorsan, öncelikle elinden geleni yapman gerekir. Daha sonra eğer o şey Rabbin tarafından sana uygun görülürse; ya nasip eder ya da imtihan eder. Bilakis Rabbin her şeyi biliyor; seni yaratan, seni senden daha iyi tanır. Sen sadece emanetin taşıyıcısısın. Emanete sahip çıkman veya zarar vermen de yine senin imtihanındır. Bu emaneti sana veren yine Rabbindir.
Gel gör ki; emanete riayet etmeyip kimisi zarar verir, kimisi bu emaneti boşa harcar. Emanetin hakkını vermez, emanete takdim edilen zamanı nefsimize yenik düşerek boşa harcarız. Oysaki en layıkıyla; ya ilimle, güzel bir yaşantıyla, Kur’an’la, Peygamber’in sünnetiyle donanıp, hatta tamam etmek gerekir.
Aynı zamanda ceza-mükâfat koridorunu da göz önünde bulundurarak hareket edip bu emaneti donatmalı, günü gelince (hesap günü) mükâfatı almak için Hakk’ın rızasını istiyorsak; Hakk’ın razı olduğu şeyleri yapmak ve razı gelmediği şeylerden kendimizi geri çekmek gerekmektedir.
Bizim yapacağımız tek şey, bize verilen bu emanetin hakkını layıkıyla vermektir. Gerek ilimle, gerek nefse hâkim olmakla ve gerekse nefsin arzu ettiği heveslerden uzak durarak bu emanete sahip çıkarız. Hayatın sadece dünyadan ibaret olmadığı düşüncesiyle, bihaber dememek için direnmeli; ahiret hayatının varlığına yakinen inanıp teslim olmalı, emanete riayet etmeliyiz. Haset etmeden, , severek yapmalı, Zamanı geldiğinde Rabbin sana, senin istediğini en hayırlı bir şekilde verecektir. Yeter ki inanıp O’na dayan..."