Kase tamamen boşalmıştı; karakter, elinden gelse ahşabın gözeneklerine sinmiş o son lezzet kırıntılarını bile tırnaklarıyla kazıyacaktı. Kaşığı masaya bıraktığında çıkan tok ses, barın tozlu boşluğunda yankılanıp kayboldu. Flint ise karşısında, sanki dünyanın geri kalanı bir yangın yeri değilmiş gibi, çorbasını sarsılmaz bir vakarla yudumlamaya devam ediyordu.
Karakterin zihninde sorular, fırtınalı bir denizin dalgaları gibi birbirine çarpıyordu.
Flint’e yardım etmek, canını kör bir kumar masasına sürmekti. Eğer başarırsa, bugün ekmeğini elinden çalan o nankör kalabalık yarın kapısında diz çöküp onu sahte bir minnetle alkışlayacaktı. Ama onun kahraman olmaya, o ikiyüzlü bakışları toplamaya hiç niyeti yoktu. "Beni sadece bir araç olarak kullanıyorlar," diye geçirdi içinden. Altınları hala cebindeydi; arkasını dönüp gidebilir, bu ölü topraklardan uzaklaşabilirdi. Ancak ya her yer burası gibiyse? Ya bu kıtlık bir veba gibi dünyanın damarlarına yayılmışsa?
Daha kötülerini görmüş, daha derin yaralar almıştı. Bakışları masanın kenarına yasladığı kılıcına kaydı. O tuhaf yaratığın üzerindeki mührü parçaladığı anı anımsadı; kılıç artık sadece soğuk bir metal yığını değildi. Kabzasının altında uyanmayı bekleyen, kadim ve vahşi bir nabız atıyordu. Bir anlık öfke ve kararlılıkla, sandalyeyi geriye iterek ayağa fırladı. Sesi, sığınağın örümcek ağlı tavanında gürledi:
"Onları biçeceğim!"
Flint, kaşığını yavaşça bıraktı. Dudaklarının kenarında, yorgun bir umudun izi olan ince bir tebessüm yeşerdi. Karakter, masaya doğru sertçe eğilip doğrudan sadede geldi: "Neredeler? Kaç taneler?"
Flint, yemeğini yarım bırakıp ağır adımlarla üst kata çıkan, her basamağı ayrı bir tonda inleyen ahşap merdivenlere yöneldi. Bir el işaretiyle onu yukarı çağırdı. Yukarısı, hayatta kalmaya yemin