Adam yanımda olduğu sürece müthiş tedirgindi. Benim iyiden iyiye keçileri kaçırdığıma hükmettiğinin farkındaydım, çünkü ona cehenneme inandığımı ve benim gibi ölümden sonra yaşama inanmayanların öldükten sonraki cehennemi kaçıracakları için ölmeden önce cehennemde yaşamak zorunda olduklarını ve kim neye inanıyorsa öldüğü zaman başına onun geleceğini
söylemiştim.
Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi
güvertesinde, Paris’te bir sokak
kahvesinde ya da Bangkok’da- hep aynı
sırça fanusun altında kendi ekşimiş
havamda bunalıyor olacaktım.
Romalı bir düşünüre nasıl ölmek
istediğini sorduklarında damarlarını ılık
bir banyo içinde kesip açacağını
söylemişti. Bunun kolay olacağını
sanıyordum. Küvete uzanıp bileklerimde
çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde
dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik
rengi köpüklerin altına kayıp uykuya
dalacaktım.
Ama iş bunu yapmaya gelince,
bileğimin derisi öylesine beyaz ve
savunmasız göründü ki gözüme, bir türlü
yapamadım. Sanki asıl öldürmek
istediğim şey o derinin altında ya da
başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha
derinde, daha gizli ve ulaşılması çok daha
güç bir yerdeydi.