Vabeste

Kur'an yedi yerde kendini "şifa" olarak tanımlar. Namaz şifadır. Oruç, zekat, tatlı söz, teheccüd, sadaka... Hepsi şifadır. Bir ilacın içeriğini bilmesek de içtiğimizde iyileşmemiz gibi Kur'an'ı anlamını bilmeden dahi olsa okuduğumuzda şifası tecelli eder. Bu nedenle ilacı acı gelse de faydasına inandığımız için içiyorsak, namazı zor gelse de kılmalıyız. Tıpkı spor yaptığımızda zorlanarak toksit maddelerden kurtulduğumuz gibi "azgınlığı emreden nefsinize" karşı da zorlanarak güçleniyoruz. Vitamin takviyelerini, ilaçları nasıl düzenli olarak almalıysak ibadetlerimizi de düzenli yaptığımızda ruhumuz tamir olur. Böylece açılan küçük yaralar, o dünyaya dalmalar, milimetrik sinsi sapmalar, büyüyüp tam orta yerimizde kocaman bir delik açmadan tedavi edilmiş olur. Ruhumuzun ihtiyacı var, her gün ibadet etmeye; evimizin ihtiyacı var, Allah kelamı ile dolmaya.
Reklam
Derelerden, kelebeklerden, kuşlardan, kanyonlardan, özetle yaratılanlardan uzak kalmak; Yaradan'dan uzak kalmaktır.
Kader inancım bana kontrol deliliği ile ihmalin ortasında, tevekkül durağında durmamı söylüyordu.
"Yine mi tuvaletin geldi, hep elime kahvemi almamı bekliyorsun." Veya "Tam zamanında açıktın!", "Sıcak çay içemeyecek miyim ben?"gibi ağızlardan sanki ses hızıyla değil de ışık hızıyla çıkıveren suçlama ifadelerine maruz kalan çocukların en az yetişkinlerin hissettiği kadar esaslı bir çaresizlik yaşadıklarını idrak ettim. Ve bazen bir bakışın onlarca konsantre cümle gücünde suçlayabildiğini de.
"Çaban çok güzel, Elinden geleni yaptın, ben şahidim. Canın sağ olsun, senden kıymetli mi. Gel, silmen için sana yardım edeyim." "Ödevini yapmayı düşünüyor musun, vakit daraldı. İçimden geldi size börek açtım. Hallederiz. Dolabında sana küçük bir sürpriz hazırladım....
Reklam