“Ben ise sadece kitaplarla başbaşa kalacağım, gezintiler yapacağım, hayaller kuracağım, rahatsız edilmeden uzun uzun uyuyacağım bir dinlenceyi yaşamak istiyordum.”
"Bilmiyor musun, eşyalarımın yerleri değiştirilince hayatım karmakarışık oluyor benim." diye söylendi adam telaşla.
"Abartıyorsun yine, ne ilgisi var Allah aşkına eşyalarla hayatının." diye aynı tondan karşılık verdi kadın.
"Çok ilgisi var!" dedi adam kadına doğru dönerek:
"Aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamıyorum."
"Ben de öyle!" dedi kadın ciddileşerek. "Ama ben bunun eşyalarla ilgili olmadığını biliyorum en azından."
Adam dondu kaldı bir an öylece.
Diyecek hiçbir şey bulamadı.
Muhtemel ki biri sözlerinin yerini değiştirmişti.
Her çıkmaz sokaktan bir yol devşiren
yorulunca gölgelendiğim sesin.
Sen susunca, görmeliydin beni,
ancak bir gül bükebilirdi
böyle güzel boynunu.
Sen gidince beni gömmeliydin,
ancak bir ölü böyle canlı yaşardı.
Kim tamir edebilir bir gülün açtığı yarayı?
Hem kim tahmin edebilirdi ki
bir gülün açacağı yarayı.
Senin olsun yüzümün akı,
gömleğimin beyazı diyerek,
bir şehrin üzerini çizerek uzaklaştım.
Kırıldı dünya, döküldü gökyüzüne
Şimdi ne kadar uzaksam her şeye
sana öyle yakınım.
Bendeki usanç, sendeki kaygı,
dünyanın kaderi
Bir kapım var bin yerinden sürgülü.
Her gece bir cenaze kalkar içimden,
her sabah bir çocuk yeniden doğar.
"Çeşit çeşit insan dev reklam panolarından bize bakıyor. Kendi sıcaklığından gevşeyen yaşantılarımıza dikiyorlar cüretkar bakışlarını, inci gibi beyaz dişlerini. Kendi yolunda giden küçük, sıradan hayatlarımızı baştan çıkarıyorlar cilveleriyle. Artık neredeyse bir alışkanlık olarak yaşadığımız hayatlarımızı tehdit ediyorlar sürekli. Sanki bir an tereddüt etsek, azıcık duraklasak, kolumuzdan çekip karanlıklarının içine çekiverecekler, yutuverecekler bizi. Dişlerinin arasında bir sakız gibi çiğneyerek yumuşatıp; bir kola kutusuna, bir krem tüpüne, bir mutfak robotuna, bir uzaktan kumandaya, bir hediye çekine, bir vadeli banka hesabına, bir hafıza kartına ya da etiketi olan herhangi bir havalı şeye hapsediverecekler."
"Anlattığınız hiçbir hikayede ismim hiç geçmedi benim. Esamem okunmadı hiç, debdebeyle çıktığınız o büyük seferlerde. Gittiğiniz alelade yerlere dahi düşmedi hiç yolum. Ne gezdim ne tozdum sınırlarına çaput bağladığınız memleketlerde. Ne sizin bir tenhalığınız oldu, ne de benim bir kalabalığım. Tarihin başından beri ancak kendi duyabileceğim kadar çıkıyordu sesim. Karşıdan çok seyrettim ama bir ağacın dallarında hiç bahar geçirmedim. Zemheri soğuklarında kaldım, soğuk aldım. Ama hiç kimseyi zemherimde doldurmadım. İçimden hiçbir dilek tutmadım, ucundan bile. Neyse hayatım, ne kadarsa, bir köşesine kıvrılıp yattım. Çıktığınız hiçbir yüksekliğe çıkmadım, benim yükseklik korkum var. Dolayısıyla, düşmedim sizin baş aşağı düştüğünüz hiçbir yükseklikten. Ve tekrarlayıp durduğunuz bütün o uzun tekerlemelerde hiç tekerlenmedim. Gözlerimi kapatıp hiçbir tekinsiz söylencenin kollarına atmadım kendimi. Ben sadece su birikintilerine içimde birikenleri fısıldadım. Her yağmurla hafiften sendeleyerek. Ben hiç kimseyle sürtüşmedim ve takışmadım; ne geçmişin buyurgan varlığıyla ne geleceğin sırnaşık ihtimalleriyle. Ben hep şimdinin şiltesinde oturdum, orada rahat ettim. Hep bildiğimle geçindim, bilmediğim keseden hiç harcamadım. Yayımı bir uçtan bir uca gerip okumu uzak hedeflere atmadım. Yaşadığımdan ötesine merak sarmadım ve hariçten bana ne söylediklerine kulak da asmadım. Gölgemin üstüne basıp geçmedim hiç. Pencerelerden aşağı sarkmadım. Gemilerin bandıralarından aşağı bakmadım. İnadına yaka-bağır açıp rüzgara posta koymadım. Gönül tokluğuna yaşamaktan da şikayetçi olmadım. Çünkü ben hiç bir şiirin eksik kafiyesi olmadım. Ben hiç gökyüzünden düşen bir elma olmadım. Hiçbir meselenin sihirli değneği, bir romanın final cümlesi, herşeyi açıklayan bir dipnot, bir fotoğraf altı ifadesi