“Ben ise sadece kitaplarla başbaşa kalacağım, gezintiler yapacağım, hayaller kuracağım, rahatsız edilmeden uzun uzun uyuyacağım bir dinlenceyi yaşamak istiyordum.”
Fakat anlaşılan o ki hayatımızı meydana getiren de hep yanlış türde hüsranlardır; her birimizin bir şeyin çok azı ve çok fazlası karşısında nasıl bir tavır aldığı burada belirleyici bir etkendir.
Bizi az çok hüsrana uğratanlar idealize edilir, hayali karakterlere dönüşür ve arzu duyduğumuz insanlar olurlar; çok fazla hüsrana uğratanlarsa şeytani bir kimlik kazanıp kâbusa dönüşürler. Ve diyebiliriz ki bunlar dünyayı katletmenin iki ayrı yoludur: etkisiz kılmak ya da gerçekdışı hale getirmek.
Bu tabloda tatmine ulaşmak için başka insanlara ihtiyaç duyarız. Ancak tatmin arayışı hüsranla başlayıp biter. (…) Bu durumda daimi bir öfke içinde olmamamız mümkün mü? Belki daimi bir öfke içindeyizdir ve kendimize yetemediğimiz için kendimizden, istediğimiz şeyi hiç bir zaman tam anlamıyla vermedikleri için de başkalarından intikam alıyoruzdur.