aylin balboa bana hep hayatı erken öğrenmiş bir abla gibi geliyor. yukarıdan konuşmuyor; yanına oturup “bak, böyle de oluyor” diyor. seni düzeltmeye çalışmıyor, nasihat vermiyor; sadece kendi kırık yerlerini saklamadan gösteriyor. belki bir gün uçarız’da “içimde elektrikler kesildi yani, küt diye! o kısımlar karanlık” dediği yerde insanın en savunmasız hâlini olduğu gibi bırakıyor önümüze. o karanlık büyütülmüyor, süslenmiyor; sadece kabul ediliyor. gürültü yapmıyor, dramatikleşmiyor; bir şeyin karardığını söylüyor ve susuyor. o susuşta hem kırılganlık hem de kabulleniş var. aynı kitapta “ben zamana güvenmem” demesi de bu yüzden; zamanın her şeyi iyileştireceği fikrine inanmıyor. yas onda geçmiyor, bekleyişe dönüşüyor. yoğun bakım koridoru bir mekân değil; askıya alınmış bir ömür gibi duruyor. zaman ilerliyor ama iç dünya aynı yerde kalıyor.
bu hikâye senden uzun osman’da zamanın kayganlığını başka bir yerden yakalıyor: “ne kadar oldu görüşmeyeli? üç gün ya da üç sene, fark eder mi?” sorusu sadece bir ayrılığı değil, belleğin dağılma hâlini de gösteriyor. “zaman meselesi ne acayip” diyerek hem sevindiren hem yakan tarafını aynı cümlede bırakıyor. “bana kalırsa saat hep öğleden sonra üç” dediğinde iç saatle dış dünyanın aynı hızda işlemediğini hissettiriyor. aşkı da aynı dürüstlükle yazıyor: “romantizm pek bana göre değil osman, olmuyor, yapamıyorum.” büyük laflar etmiyor; olanı söylüyor. küçük cümlelerle büyük bir mesafeyi anlatıyor. fazlalık yok, gösteriş yok; duyguyu abartmadan bırakma cesareti var.
ateş sönene kadar’da ise dil sertleşiyor. orada ateş sadece bir metafor değil; öfkenin, suçluluğun ve direncin aynı anda yandığı bir alan. bir ölüm haberiyle başlayan hikâye, insanın içindeki hesaplaşmaya dönüşüyor. “kendi kızlarına tecavüz eden babalar” diyebilecek