Akihabara'ya varmak üzereyken yol üstünde bir döner büfesi buldum, yemek sipariş verip üst kata çıktım. Daha sonra Afrikalı bir amca masaları temizlemek için geldi. Bir süre muhabbet ettik. Onun şu sözünü unutmuyorum: "Kurtar beni!"
Dedim "dayı ben seni nasıl kurtarayım? Şu an merdiven altı bir büfeden dönere benzer bir şey yiyen bir adamım sadece."
Japonlar 1850'li yıllara kadar adalarına kimseyi almadan yaşamışlar. Birinin yolu yanlışlıkla adaya düştüğünde direkt öldürmüşler. Yüzyıllardır süren bu içe kapanma Amerikan savaş gemisinin ufukta belirmesiyle son bulmuş. Ancak Japonlar gelişmiş ülkeleri gezerek nasıl kendilerinin de gelişebileceklerini araştırmış, 100 ciltlik bir seyahatname yazarak modern Japonya hikâyesini başlatmışlar.
Türkiye için çay, nasıl bir anlam ifade ediyorsa burası için de mate odur. Bölgenin ulusal içeceği âdeta. Mate de bir çay türüdür ancak tadı oldukça farklıdır. Facundo ile gezerken yanında mate malzemesi taşıyordu. Tadı benim çok hoşuma gitmedi ama bölge insanlarının çok hoşuna gidiyor olacak ki insanlar mateden uzak kalmamak için sokakta yürürken ellerinde bardaklarını (kupa) taşıyorlar. Ben bizim kadar çay hastası bir toplum tanımıyordum, ta ki Uruguaylıları görene kadar.
Nitekim burası Arjantin'di. Nazilerden kaçan Yahudilerin, Almanya'dan kaçan Nazilerin ana rotası, birbirinden kaçan insanların aynı mahallede tekrar yan yana geldiği ilginç bir yerdi.
Bence Türkiye'nin 1950'den bugüne kadar tarihinin en çok benzeştiği ülke Arjantindir. Çıkarmalar, iç karışık ve darbeler, ekonomik krizler tuhaf şekilde neredeyse aynı anda meydana geliyor. Ayrıca iki ülkenin sosyolojisi de birbirine benzemekte. Belki de bu sebeple günümüzde Türkiye yapımı film ve diziler ülkede baya etkili.