Ayrılığın yükünü tek başına sırtlamış hüzünlü bir orospunun iki dudağının arasından kayıp giden bir haykırış dolaşıyor beynimin dehlizlerinde. Dünyanın bu kederli zamana gözlerini açtığı çağlardan kalma en eski mesleklerden birinin haklı isyanı bu.
Aklımın almadığı, anlayamadığım, kendime sorsam da cevabını bulamadığım şey; insanın kendini pazarladığı o çirkin siluetin içinde nasıl bu kadar güzel bir duyguyu taşıyabildiği. Ben, kendiyle çelişen duyguların esiri oldum.
Oturduğum yerden böyle şeyleri düşünebilme cesaretini kendimde bulmanın verdiği hazla sigaramdan bir nefes çekiyor ve dumanı bir fırtınanın tam ortasına üflüyorum. Bir anda dağılıyor bulutlar. Gökyüzü berraklaşıyor.
Kıyamet kopacak olsa bile dünyanın kendi etrafındaki dönüşünü tamamlamasını bekleyecek bir çağda yaşıyorum ben. Devir daim sürdükçe, sonsuzluk elini eteğini çekmeyecek bu azaptan sanki. Her şeyin bir sonu varsa bile, görünmeyen bir el bu ızdırabın sonsuzluğuna kumar oynuyor ve sürekli kazanıyor gibi.
Bu kadar acının kol gezdiği bir yerde mutluluğun üzerine konmaya çalışan sinekler gibi dolaşıyoruz gökyüzünde. O büyük ellerin arasında ezilmemeye çalışıyoruz sadece. Güzel duyguların peşinden koşarken kötücül olanın hep yanı başımızda bitmesine ettiğimiz isyan bile yarım kalıyor.
Dünya bir bataklık. Bizse onun üstünde yaşamaya çalışan sinekleriz.
Kıyamet kopacak olsa bu kez de altı ay süren gündüzün geceye dönmesini bekleyecek sanki. Yaratılışımızın gerekliliğinden kaçıyormuşuz gibi bir halimiz var. Dünyayı son düzlüğünde bırakıp kaçasım var benim ama başka gezegenlerde yaşam bulunamadığı için aradaki farkı açamıyorum.
Kıyamet kopacak olsaydı, şimdiye kadar kopardı zaten.
MET