Özlemek için insan kendinden bir şeyler vermiş olmalıydı. Yani bir parçasını o kişiye vermiş ve o parçasına tekrar kavuşarak eksikliğini gidermek, tamamlanmaktı mesele.
Aşk... Aşk olsundu gerçekten. Aşk olmayınca bir şeyler hep eksik kalıyordu. Nesneler renklerini
yeterince kabullenmiyor ve yemekler tatlarını yiyenden kıskanıyorlardı. Aşık olan insanlar bu dünyanın başrol oyuncularıydı ve diğerleriyse figüran. Aşk öyle bir şeydi ki en işe yaramaz eşyayı bile kutsal bir anlama kavuşturabilirdi.
Mutsuzdu ama huzurluydu. Yalnız olmak artık
korku verici bir şey olamazdı. Çünkü insan bilmediğinden ya da en azından tam emin olamadığından korkardı. Tamamen içinde olduğu veya apaydınlık görünen bir gerçekten korkamazdı insan. Onu sadece analiz edebilirdi. Duygu gitmiş, mantık gelmişti. Belki de yalnızlığı kabullenmek için tam zamanıydı.